Hayatımız boyunca bizi üzen sinirlendiren, üzen hatta ağlatan birçok olay yaşarız. Bu olaylar bizim özel yaşantımızla veya toplumsal yaşantımızla bağlantılı olabilir. Bu olayları genellikle ilk yaşandığımızda her ne kadar sinirlenmiş üzülmüş ve hatta ağlamış dahi olsak unutarak geride, geçmişte bırakmaya çalışırız her ne kadar özel hayatımızı veya toplumsal yaşantımızı sarsmış dahi olsa… Geçmişte bırakmaya çalıştığımız olaylardan hala yaşadığımızı gördüğümüzde geride bırakamadığımızı görmek zorunda kalırız ve işte o zaman çocukların ve çocukken bizim de en çok sorduğu soruyu bizde sormaya başlarız.
NEDEN? NEDEN? NEDEN?
Soruş şekillerimiz kişiye göre değişkenlik gösterse de özünde aynıdır. Neden hep üzülen ben oluyorum? Neden hep ağlayan benim? Gibi soru ve soru çeşitleri…
İlk olarak kişisel bir yaşanmışlıktan yola çıkarak sorulmaya başlanan “neden” sorusu zamanla herkesi ilgilendiren toplumsal olaylara da sorulmaya başlanır. Kişisel olarak sorup da bulduğumuz cevaplar bizleri yaşadığımız toplumdaki sorulara ve tabii ki cevaplara yöneltir. Özelimizde yaşadığımız sorunların ve tabii ki onların çözümlerinin yaşadığımız toplumla, o toplumun yapısıyla bağlantılı olduğunu fark ederiz. Kendi kişisel sorularımızın ve sorunlarımızın artık benzer şekillerde tekrar tekrar yaşanmasını istemediğimizde bu farkın farkına varabiliriz.
NEDEN? NEDEN? NEDEN?
Bu kez toplumsal boyutta sorduğumuz bu sorunun cevaplanması sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü kalıplaşmış sertleşmiş bütün toplumun yapısıyla ve o toplumun her bir bireyiyle bütünleşmiş yıkılması zor bir duvarı ardındadır cevaplar…
Çocukların en çok sorduğu “neden” sorusunu sorduğumuz gibi cevabını da çocuklar sayesinde bulmayı denersek belki zorluğu azaltabiliriz;
“İki grup çocuk düşünelim. Bu iki grup çocuğun, sokağın ortasındaki mini minnacık, bakımsız, pis belki hasta ama bir o kadar da sevimli kediye doğru gitmekteler. Bir grup çocuk kedinin pisliğinden bakımsızlığından ve hasta oluşundan korkarak ona yaklaşmakta tereddüt ederler. Diğer gruptaki çocuklar ise, sadece kedinin pis bakımsız olduğunu sevilmek beslenmek istediğini düşünürler ve ona yaklaşmakta hiç tereddüt etmezler. Tereddüt eden çocuk grubu, tereddütsüz olan çocuk grubunu ikna etmek ister. İkna edilme çabası ile karşılaşan tereddütsüz grup da boş durmaz tereddüt eden grubu ikna etmeye çalışır. Kim kimi ikna edecektir? Kendilerini ve diğer gruptakileri koruduğunu sanan ama aslında korkan ve korkutan tereddütlü çocuk grubu mu? Korkmadığı gibi korkutmayan tereddütsüz çocuk grubu mu?
Kimin kimi ikna edebildiği bizim kişisel yetiştiğimiz yaşadığımız hayat ve ortam kadar toplumu da yansıtır. Korkmayan ve korkutmayan tereddütsüz çocuk grubunun ikna edebildiğini düşünüyorsanız korkuya ve baskıya dayalı bir toplumda ve ortamda yaşamıyorsunuz demektir. Tam tersini düşünüyorsanız korkutularak baskılanan bir toplumda ve ortamda yaşıyorsunuz demektir. Hangi çocuk grubunun ikna ettiğini düşünüyorsanız yaşadığınız toplumda da, özel hayatınızda da temel de o grubun temel aldığı etkileri taşıyorsunuz demektir. Bu temel etkiler de yaşadığınız toplumun olduğu kadar kişisel özel yaşantınızın da tekrarlanan sorunlarının temeli olabilir…
GREENSEA
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Şubat 2016 Pazar
15 Ocak 2016 Cuma
PHILOSOPY SONNET
darling, we are the measure of
all things
yet this will never be the world you dreamed.
trade not pleasures for pleasures, pains for pains
and know that beauty neither hears nor sees.
and those who die eagerly, stretching wings:
they will sing most and most beautifully.
cry not for sorrow, cast off mortal chains,
believe our souls will once again be freed.
believe more than knowledge; wisdom's cruel sting
reminds us that we may never be clean.
yet through all this turmoil, each of these stains-
remember that all is not what it seems.
remember, darling, while gazing at stars
we will never be what we never are.
yet this will never be the world you dreamed.
trade not pleasures for pleasures, pains for pains
and know that beauty neither hears nor sees.
and those who die eagerly, stretching wings:
they will sing most and most beautifully.
cry not for sorrow, cast off mortal chains,
believe our souls will once again be freed.
believe more than knowledge; wisdom's cruel sting
reminds us that we may never be clean.
yet through all this turmoil, each of these stains-
remember that all is not what it seems.
remember, darling, while gazing at stars
we will never be what we never are.
Etiketler:
FELSEFE,
FELSEFİ BAKIŞ,
FELSEFİ KESİTLER,
FELSEFİ YAZILAR,
FİLOZOF,
MORE PHILOSOPHY EDUCATION,
PHILOSOPHER,
PHILOSOPHY,
PHILOSOPHY SONAT,
POEM,
POEMS,
POETS,
SONATS,
ŞİİİRLER,
ŞİİR
10 Aralık 2015 Perşembe
İNSANI BİLMEK HAKLARINI BİLMEKTİR
1948 yılında kabul
edilen “İnsan hakları Evrensel Bildirgesi” insanların doğduğu andan itibaren
sahip olduğu kişisel hak ve özgürlükleri korumayı amaçlar. BM şekillendirdiği
şekilde insan hakları altı temel sözleşme ile temellenir. Bu sözleşmeler;
Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel
Haklar Uluslar arası sözleşmesi, İşkenceye Karşı Sözleşme, Irk Ayrımcılığının
Önlenmesi Sözleşmesi, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ve son olarak
Çocuk Hakları Sözleşmesi’dir.
Bu İnsan Hakları
Evrensel Sözleşmesi ve onu temellendiren altı sözleşme bütün dünya ülkelerinde
insan hakları sorunu olduğu göz önüne alınırsa hayati bir öneme sahiptir. Bu
hayati öneminden dolayı, insan hakları ihlallerinin önlemesi her ne kadar belli
bir anlaşma ile yerine getirilmesi gereken kurumsal bir görev gibi gözükse de
aslında görevden çok her bireyin insanca bir yaşam sürebilmesi için gerekli
olan temel ihtiyaçlarından birisidir.
67.ci yıldönümünü
kutladığımız İnsan Hakları Evrensel Bilgesi, görüldüğü gibi insanların insanca
bir hayat sürebilmeleri için uzun süren mücadeleler sonucunda imzalanmıştır. Bildirgenin
evrenselliği; tüm insanların insan oluşlarından ötürü ırkına, rengine, cinsiyetine,
dini ve siyasi görüşüne bakılmaksızın tüm hak ve özgürlüklerden faydalanışını
savunmasındandır. Yani başka bir deyişle, bu bildirge; tüm dünya devletleri
tarafından ortak değerler olarak kabul gören insan ilkelerini yansıtır.
Aradan geçen 67 yıldan
sonra bile bu bildirge evrenselliğini ve insanlar için temel ihtiyaç olma
özelliğini aynen korumaktadır. Dürüst olmak gerekirse, gelişen ve değişen dünyanın,
hayatın içinde geçen zamanla birlikte bu bildirgeye, ihtiyacın daha da arttığı
gözler önündedir. İhtiyaç duyulan bu bildirgenin savunduğu insan haklarını
korumanın ilk koşulu şüphesiz ki, insan haklarının ve tek tek hakların neler olduğunu
bilmek ve gerçek anlamlarıyla kavramaktır.
İnsan hakları
ihlalleri bilmemekten ve gerçekten kavrayamamaktan doğmaktadır. İhlallere son
verebilmek için, insan olmanın ne demek olduğunu bilmek, bildikten sonra ise
kendini önce kendine sonra da çevremize insan olarak ilan etmek gerekmektedir.
İnsanın ne olduğunu bilmesi ve kendini kendine ve çevresine insan olarak ilan
etmesiyse felsefenin alanına girmektedir. Felsefe, tıpkı İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi gibi insanı temel almasının yanı sıra insanın /insanlığın onurunun
nerede tehlikeye düştüğünü gösterebilecek bakış açısını kazandırma özelliğini
taşımaktadır. Yaygın ama bulanık insan
hakları kavramını kavramak ve uygulamak için felsefeden filozoflardan faydalanırsak
insan haklarını gerçek anlamıyla kavrayabilir ve ihlalleri yok denecek kadar
azaltabiliriz.
Bizlerin, insanca özgür
eşit bir hayat sürmemiz içim hazırlanmış olan bu Evrensel Bildirge’ye ve tabiî
ki haklarımıza sahip çıkmak yine her şey de olduğu gibi biz insanların elinde… Yaşadığımız
hayatın, varlığımızın, haklarımızın sorumluluğunu alarak yaşadığımız / yaşayacağımız Dünya İnsan Hakları Günümüz
kutlu olsun J
GREENSEA
Etiketler:
10 ARALIK DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ,
BEING HUMAN,
EŞİT ÖZGÜR YAŞAM,
FELSEFE,
HUMAN RIGHTS,
İNSAN,
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ,
İNSAN OLMAK,
İNSANİ FAKTÖRLER,
İNSANLIĞA DAİR,
PHILOSOPHY
1 Aralık 2015 Salı
DESCARTES'TEN MİRAS ; kARTEZYEN AYRIM
Sağlam bilgiye
ulaşmak için şüpheyi yol gösterici olarak gören Fransız filozof, matematikçi, yazar
Rene Descartes’in günümüze kadar gelen etkileri sandığımızdan çoktur. Özellikle
Türk milletinin felsefeden, düşünmekten sorgulamaktan uzak, günü kurtarmaya
yönelik yaşayış şeklinin kökeni şaşırtıcı derece de “düşünüyorum öyleyse varım”
aforizmasıyla bilinen filozof Rene Descartes felsefesiyle benzeşmektedir.
Düşünmekten kaçınan bir toplumun nasıl olur da “düşünüyorum
öyleyse varım” diyen bir filozofun felsefesiyle yolları kesişir?
Modern felsefenin
babası olarak ünlenen dahi Fransız filozof Descartes, matematikçi yönüyle evrenin
saat gibi işlediğini bilir ve bu evreni inceleyip evren üzerine düşünürken de
keyfi bir şekilde düşünemeyeceğini; düşünmenin de bir yöntemi olması gerektiği
noktasına varır. Buradan yola çıktığında ise arayışı bellidir; “bilgi için
sağlam bir zemin”. Bilgi için öyle sağlam bir zemin bulmayı ister ki her şey onun
bulacağı bu temel zemin üzerine kurulmalı ve hiç sarsılmamalıdır.
Gerek çevresel, gerek
kendi deneyimlerinden gördüğü kadarıyla algılarımızın ve duyumlarımızın çok
kişisel oluşundan dolayı evrensel olamayacağında karar kılar. Tanrı, doğa, etrafımızdaki cisimler ve hatta
rüyalarımızın bile kişisellikten sıyrılamadığıyla da yüzleştikten sonra Descartes,
bu sağlam zeminli evrensel bilgiye salt akılla ulaşabileceğini düşünür.
Değişmeyen tek şey düşünmek ve şüphe etmekti r; “ Düşünüyorum öyleyse varım” sözünü
o andan itibaren felsefesinin değişmez sağlam temeli haline getirir.
Kendini ve insanı “düşünen
ve düşündükçe var olan bir varlık” olarak gören Descartes çok geçmeden ayrılmaz
bir parçamız olan bedenin işlevini merak eder. Bedenin düşünen varlıkla bağını
kuramadıkça onu ayrıştırır. Bedeni; ihtiyaçları olan, acıkan, susayan, yorulan
ve tahrik olan şehvetli, kirli bir ayrık parça; yani beyinle kontrol edilmesi
gereken mekanik bir yapı olarak görür.
Bu felsefe, “Kartezyen
ayrım” olarak felsefe tarihine geçmiştir.
Bu Kartezyen Ayrım; Felsefeden ve sorgulamaktan uzak
toplumlarda ve insanlarda (Türk toplumu gibi ) oldukça yaygın şekilde varlığını sürdürmektedir.
Bizim Descartes ile benzeştiğimiz nokta tam olarak burasıdır.
“Kartezyen Ayrım”, günlük hayatımızın her anında “Ötekileştirme”
olarak ortaya çıkar. Descartes’in felsefesindeki “Kartezyen ayrık” o zamandan
bugüne varlığını “Modern Ayrık” olarak sürdürmekte
ve bizler Türk toplumu olarak; felsefeden
ve düşünmekten uzak yaşamakla birlikte, içimizde Descartes’in insanı sadece
bilen düşünen varlık ilan edişiyle ortaya çıkan “Kartezyen Ayrık”ın canlı örnekleri
olarak yaşamaktayız.
GREENSEA
Etiketler:
DESCARTES,
DESCARTES'TEN MİRAS,
DÜŞÜNÜYORUM ÖYLEYSE VARIM,
FELSEFE,
FELSEFİ BAKIŞ,
FELSEFİ KESİTLER,
FELSEFİ YAZILAR,
KARTEZYEN AYRIM,
PHILOSOPHER,
PHILOSOPHY,
ZİHİN BEDEN FELSEFESİ
17 Kasım 2015 Salı
2015 DÜNYA FELSEFE GÜNÜ MESAJI
2014 Dünya Felsefe Gününden bu
yana dünyamıza damgasını vuran, daha çok vahşileşen eylemlerin yarattığı terör
olayları ve bu terörden kaçanların denizlerde
yitişleri oldu.
Türkiye ve daha birkaç devlet
onlara sığınanlarıkabul ediyor, bazı sivil toplum kuruluşları yardım eli
uzatıyor; bir kısım devlet ise kendi ülkelerinden kaçıp sınırlarına gelen
insanlar ülkeye girmesin diye tel örgüler yerleştiriyor, duvar örüyor; birkaç
Avrupa devleti de, küçük Aylan’ın resmi dünya basınında yayımlandıktan sonra,
belirli sayıda mülteci kabul ediyor.
Denizin kıyıya vurduğu çocuğun
resminin yayımlanması –bildiğiniz gibi– tartışma konusu olmuştur. Kimilerine
göre bu,çocukların resimlerini yayımlamayı yasaklayan etik normun bir ihlaliydi;
kimilerine göre ise böyle bir ihlal yoktu. Evet,ihlal yoktu. Bu savın gerekçesi
de, bu normu getirmenin amacında bulunabilir: Niçin çocukların resimleri
yayımlanmamalı? Bu normun temelinde çocuklara zarar vermemek kaygısı, onları
koruma düşüncesi yatıyor. Hangi zararı verebilirdi bu resim küçük Aylan’a?
Üstelik bu resim, bazı devletlerin mülteci kabul etme kararını bir an önce
vermelerini sağladı.
Şimdi tartışılması, sonra da
gerçekleştirilmesi gereken, insanların ölümü göze alarak ülkelerinden kaçmamaları
için, o ülkelerin ve uluslararası topluluğun alması gereken uzun ve orta vadeli
önlemlerdir.Aynı şekilde, insanların terörist olmamaları ve sayısı gitgide
artan canlı bombaya dönüşmemeleri için, alınması gereken orta ve uzun vadeli
önlemleri tartışmak ve gerçekleştirmek gerekiyor.
Ülkemizi ziyareti sırasında
Uruguay’ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica’nın, Hürriyet’te yayınlanan bir
söyleşisinde şu söyledikleri –bu bağlamda ‘kültür’ terimini doğru anlamak
koşuluyla– bilgece bir saptamayı dile getiriyor: “Kültürü değiştirmezsen,
hiçbirşey değişmiyor ve en zoru da kültürü değiştirmektir. Yeni ve farklı bir
kültür yaratmanın merkezinde de felsefe ve etik yatıyor”.
Bizim işimiz, açıklığa
kavuşturduğumuz kavramlara ayaklarımızı basarak, gerçekliğin gözünün içine baka
baka, bıkmadan-usanmadan ve umutsuzluğa kapılmadan, felsefî bilgi ortaya koymak
ve amacına uygun gerçekleştirilen felsefe eğitimininişlevini yerine
getirmektir.
Değerli meslekdaşlarım, Sizlerin
ve bütün felsefe sevenlerin 2015 Dünya Felsefe Günü kutlu olsun.
Ioanna Kuçuradi
Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı
Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı
(Felsefeyi
ve sorgulamayı seven biri olarak ben birşeyler eklemek isterdim ama İoanna
Kaçuradi Türkiye Felsefe Kurumu Başkanına yaraşır şekilde bir Dünya Felsefe
günü yazısı yazmış ki ancak paylaşmakla yetinmeye karar verdim :)
GREENSEA
GREENSEA
Etiketler:
DÜNYA FELSEFE GÜNÜ,
FELSEFE,
FELSEFİ BAKIŞ,
FELSEFİ KESİTLER,
FELSEFİ YAZILAR,
IOANNA KAÇURADİ,
PHILOSOPHER,
PHILOSOPHY,
PHILOSOPHY EDUCATION,
TERÖR VE FELSEFE,
WORLD PHILOSOPHY DAY
10 Ekim 2015 Cumartesi
TERÖRE FELSEFİ BAKIŞ
Terörizm, çağımızda uluslararası bir olgu, fakat dünyada resmi bir terör tanımı yoktur der Kaçuradi. Bu tanımsızlık/ belirsizlik ise fazlasıyla başımızdaki yönetimin işine gelir. 'Dünya problemlerine, gündeme güncel olaylara katliamlara arka planında neler olduğuna bakmadan sadece politik olarak bakmak da bu terörü çıkmaz sokaklı bir kısırdöngüye dönüştürmekten başka bir işe yaramamaktadır.
Nedir bu “Arka plana bakmak?” Sadece dünyadaki sorunlara değil, Türkiye'de yaşanmakta olan sorunlara da “arka planı” görerek bakmamız gerekir ki ilerleyebilelim. Terör, sadece bir 'siyasal' meselemidir yoksa göremediğimiz bir tarihsel ve felsefi arka planı da var mıdır? Var ise nedir bu arka plan?
Terör'ü,felsefi sorun olarak en iyi görüp temellendiren filozof, Camus'tur. Camus'un Tahsin Yücel tarafından yapılan çevirisinde “Başkaldıran İnsan “ kitabında “Terör” kavramı beş başlığa ayrılır.
1)Bireysel Terörizm
2)Devlet Terörizmi
3) İrrasyonel Terör
4)Devlet Terörizmi
5)Rasyonel Terör'
Terör kavramı, daha çok Camus gibi Varoluşcu filozofların zihnini meşgul eder. Varoluşçu filozofların Terör konusunu sorunsallaştırmalarını, özellikle 1789 Fransız Devrimi'ni izleyen 'Terör' dönemine ilişkin tarihsel verilere ve özellikle, 1940 sonrası Nazi işgali yıllarından edinilmiş deneyimlere bağlayabiliriz. Sartre'ın 'Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde felsefi bir sorun olarak ele alıp irdelediği 'Terör'ün arka planına, 1940'ta Alman birliklerinin Paris'i işgalinin gölgesi düşer.
Varoluşçu filozofların en ünlüsü Jean-Paul Sartre’ın yaklaşımı da bu konuda oldukça sert ve radikaldir. Merleau-Ponty, ve kendisinden etkilenen Sartre da Stalin'in gazabına uğrayanlara uyguladığı korkunç zorbalıkları buna Camus'uizleyerek 'Devlet Terörü' 'Adaletin yerini bulması' şeklinde değerlendirmesi oldukça manidardır.Sartre, Terör'ü hem bürokratik açıdan ve de devlet terörü'nden farklı olarak and içerek bir araya gelmiş bir 'Kardeşler Grubu' (Sartre'ın kavramsallaştırmasıyla: “groupe en fusion') açısından ele alır. Bürokratik terör, Sartre'ın terminolojisinde bir 'Özgürlük -Terör'dür ('Liberté-Terreur'); 'Kardeşler Grubu'nun terörü ise bir 'Kardeşlik -Terör'! Bir bürokratik örgütte bir buyruğu yerine getirmemeyi seçmek, bu seçmeyi yapanın özgürlüğüne yüklenen ağırlığı, teröre dönüştürür. Bu, Özgürlük-Terör'dür Sartre'a göre ve seçme yapabilmek özgür olmaksa eğer, bu özgürlük buyruğa uymamayı seçmenin dayanılmaz ağırlığını da birlikte getirir. Çünkü, buyruğa uymamak, hele savaş dönemlerinde, vatan hainliği' ile suçlanıp idam edilmek anlamına bile gelebilir.'Kardeşlik-Terör' ise, hayatlarını and içerek belirli bir amaca ulaşmaya adamış olan 'Kardeşler Grubu'ndan ('groupe en fusion') birinin bu andından geri dönmesi durumunda ortaya çıkar. Burada söz konusu olansa, Sartre'a göre, daha önceden yapılmış bir seçme ile vazgeçilmiş olan özgürlüğün geri alınmak istenmesidir. Bunun da bir bedeli vardır: Sartre'ın 'Kardeşlik-Terör' dediği ise tastamam bu bedeldir:
Kısaca Terör, Sartre'a göre, ya bir haine ('Kardeşlik-Terör') ya da bir 'vatan haini'ne ('Özgürlük-Terör') yönelik ağır bir cezalandırma biçimidir
GREENSEA
Etiketler:
CAMUS,
FELSEFE,
FELSEFİ BAKIŞ,
FELSEFİ KESİTLER,
FELSEFİ YAZILAR,
KAÇURADİ,
PHILOSOPHER,
PHILOSOPHY,
SARTRE,
TERÖR,
TERÖR ÜZERİNE,
TERÖR VE FELSEFE,
TERÖRİZM,
TÜRKİYEDE TERÖR
17 Eylül 2015 Perşembe
EĞİTİMDE FELSEYE YER VER / MORE PHILOSOPHY EDUCATION
KENDİMİZİ TANIMAK, HAYATI TANIMAK, VAROLUŞUMUZU ANLAMLANDIRMAK VE DAYATILANIN DIŞINA ÇIKABİLMEK İÇİN "NEDEN VARIM?" SORUSU BAŞLANGIÇTIR. EĞİTİMDE FELSEFEYE DAHA ÇOK YER VER Kİ DAHA ÇOK SORU SOR!
https://www.change.org/p/milli-e%C4%9Fitim-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-e%C4%9Fitimde-felsefe-ye-daha-%C3%A7ok-yer-verilmelidir?recruiter=286515973&utm_source=share_petition&utm_medium=facebook&utm_campaign=share_page&utm_term=mob-xs-share_petition-custom_msg&fb_ref=Default
SIGN FOR MORE PHILOSOPHY EDUCATION AT CHANGE.ORG
CHANGE.ORG 'UN FELSEFE VE EĞİTİM KAMPANYASINI SENDE İMZALA...
KAYBETTİĞİMİZ FAKAT ESERLERİYLE YAŞAYAN YADA HALEN HAYATTA OLAN DÜŞÜNÜRLERİMİZE VE GELECEĞİN DÜŞÜNÜRLERİNİN ARTMASINDA KATKIN OLSUN !
TEŞEKKÜRLER :)
GREENSEA
Etiketler:
ALAIN BADIOU,
CHANGE.ORG,
EĞİTİMDE FELSEFE,
FELSEFE,
FELSEFE EĞİTİMİ,
JUST A SIGN. BETTER FUTURE,
KAMPANYAYI İMZALA,
MORE PHILOSOPHY EDUCATION,
PHILOSOPHY,
PHILOSOPHY EDUCATION
14 Ağustos 2015 Cuma
TÜM ZAMANLARIN PARADOKSU CEHALET VE BİLGELİK
İstediğimiz her
bilgiye hızla ulaşabildiğimiz teknoloji çağında, kendimizi bilgi çağının
insanları olarak varsaydığımız yetmiyormuş gibi kendimizi de bilgili sanma
yanılsamasına kapılıp sürüklenip gidiyoruz. Bir tıkla öğrenmek istediğimiz konu
ile ilgili birçok bilgiye kaynağa ulaşıp, okuduklarımızı öğrenme aşamasına
geçirmeden benimseyiveriyoruz. Dili ve dolayısıyla bilgiyi icat eden insan, evreni,
kendi varlığını, varoluşunu anlamlandırmasıyla, kendini ifade edebilmesiyle evrene
karşı bir zafer elde ettiği yanılsamasına kendini kaptırmıştır. İşte bu kapılıp
gidilen yanılsama yaşamakta olduğumuz teknoloji çağında da akıl almaz boyutlara
da çıkmıştır.
Oysa Sokrates’ten
bizlere miras kalan ve herkesçe bilinen “Bildiğim
bir şey varsa hiçbir şey bilmediğimdir” sözünün esas anlamı gerçekten
anlaşılmaktan çok uzaktır. Bilen, bilmek isteyen, bilgelik peşindeki insan
öğrendikçe sürekli olarak bilmediklerinin çokluğunu fark edendir. Bildiklerinin
doğruluğunun bir gün çürütülebileceğini, hatta bu çürütmeyi kendisinin yeni
öğrendikleriyle bile gerçekleştirebileceğini bilendir. Sokrates, çağımızdaki her
şeyi bildiğini sanan insanlarımızın tersine, sürekli yeni bilgilerle
karşılaşılabildiğini, o yeni bilgilerin eskilerini çürütebildiğini fark
edebilmiş ve “hiçbir şey bilmediği” sonucuna varmıştır. Sokrates gibi bütün
felsefeciler düşünürler de bilginin doğrudan doğruya bir kesinlik taşımadığını
bilmelidirler ve bilenlerdir. Çünkü onlar, yaşadıkları günü kurtarıp topluma
uyma gibi öncelikleri olmayan sorgulayan araştıran düşünen kesime aittirler.
Günümüzde felsefe
yapma diyerek, felsefeye ve dolayısıyla felsefecilere yapıştırılan etiketin de
sebebi; insanların kapılıp gittikleri her şeyi bilme yanılsamasıdır. O yanılsama
ki, bu gelişmiş teknoloji ile insan tüm bilgileri görme, tarama araştırma ve
ulaşma imkanına sahip olurken; kendini görme, kendini bilme, kendi varlığını,
varoluşunu anlama ve sorgulama yetisini de alıp götürmüştür ya da çok derinlere
gömmüştür. Çünkü kendi varoluşunu bilme sorgulama derin bir zihin uğraşıdır
herkesin harcı değildir. Hele ki bir tık ile gözünün önüne serilen onca bilgiye
gördüğü gibi zihnini yormadan inanmayı tercih eden insanların harcı hiç
değildir.
Kim cehaletin esiridir
kim bilgedir? Her şey görmek istesek de istemesek de gözlerimizin önündedir. Nasıl görmek istediğimiz ise sadece ve sadece
bize bağlı olduğundan cevap bu bir yazı olduğundan her zaman okuyucuya
kalmıştır ve kalacaktır.
GREENSEA
Etiketler:
ALGILMA,
BİLGELİK,
BİLGİLENDİRİCİ YAZILAR,
CEHALET,
DENEME,
DENEME TÜRÜ,
DÜŞÜNDÜREN HİKAYELER,
DÜŞÜNÜR,
FELSEFE,
FİLOZOF,
PHILOSOPHER,
PHILOSOPHY,
SOKRATES,
TEKNOLOJİ
6 Ağustos 2015 Perşembe
NIETZSCHE VE FELSEFESİNE DAİR NOTLARIM BÖLÜM II
DECADENCE ÜSLUP
Nietzsche bir sisteme inanmıyordu, her sistemden nefret ediyordu. Bu konuda ne kadar haklı olduğu ayrı bir mesele… Kaldı ki kendisi: “Bu düşünürün çürütülmek için hiç kimseye ihtiyacı yoktur: bunun için o kendisi yeter” diyordu. Hegel, Schelling, Fichte, Spinoza ve Thomas Von Aquin başarıyla felsefi birer sistem kurdular. Kant ve Platon için aynı şey iddia edilemez. Sokrates de bir felsefi sisteme itibar etmedi. Nietzsche’nin ise bu konuda kendine göre sebepleri vardı. Ona göre bir sistem ne olursa olsun öngörülere, şartlara uymak mecburiyetindeydi. Sistem düşünürü temel kabullerden hareket ederek, bir fikirler ağı örer ve sonra da bu ağı hakikat olarak kabul eder, kabul ettirmeye de çalışır.
Zamandan istifade ediniz, o pek çabuk geçer gider. Lakin intizam, size vakit kazanmasını öğretir. Onun için değerli dostum, ben size ilk önce mantık dersini tavsiye ederim. O zaman fikriniz güzelce terbiye edilir ve ona gem vurulur ki bundan sonra daha basiretli olarak, düşünceleriniz yolunu takip etsin ve öyle uluorta hayallere kapılarak, öteberiye sapıtmasın.
Sonra size günlerce, mesela yemek ve içmek gibi, bir hamlede ve serbestçe yaptığınız işlerde bile: Bir! İki! Üç! Demek icap ettiğini öğretecekler .Esasen fikir imalathanesi, bir dokuma şaheserine benzer: bir ayak basışı binlerce ipliği harekete getirir, iplikler göze görünmeden akar ve bir darbe binlerce ilmiği sıkıştırır.
İçeri giren filozof, size meselenin şöyle olması gerektiğini: birincinin böyle, ikincinin şöyle, bundan dolayı üçüncünün dördüncünün de öyle olduklarını ve eğer birinci ile ikinci olmasaydı, üçüncü ile dördüncünün hiçbir vakit olmayacağını ispat eder. Bunu her yerde bütün mektepliler takdir ettikleri halde, gene birer dokumacı olamamışlardır.
5 Ağustos 2015 Çarşamba
NIETZSCHE VE FELSEFESİNE DAİR NOTLARIM BÖLÜM I
Nietzsche muzdarip bir filozoftu. Herkes gibi o da sorular sordu:”Aşk nedir? Yaratış nedir? Hasret nedir? Hayatı ebedi bir arayış olarak algıladı. Peşin fikirlere hiç itibar etmedi. Mutlak hakikat, Tanrı, Hıristiyanlık, metafizik ve estetik gibi en kadim sorulara kendi tarzında ve bütün samimiyetiyle cevaplar aradı. İnsanı, hayvanla insanüstü arasına gerilmiş bir ip olarak gördü. Ona göre insan,” bir gaye değil, bir köprü, bir geçiş ve bir batıştı”. O, “her gün hayatı ve hürriyeti yeniden fetheden insanı” arıyordu. “Ben bütün o adamları severimki”, diyor Zerdüşt, “insanların üstünde asılı duran siyah buluttan tek tek düşen ağır adamlar gibidirler: Onlar yıldırımın gelmekte olduğunu haber verirler ve haberci olarak helak olurlar. Bakın ben bir yıldırım habercisiyim ve bulutun ağır bir damlasıyım: Amma bu yıldırımın adı “Üstüninsandır”. Nietzsche’nin rüyasından doğan üstüninsan , Mevlana’nın “insan-ı kamilinin” farklı bir versiyonudur. Üstüninsan, pazıları güçlü bir tiran, zalim gaddar ve müstebit değildir. Onun kastettiği üstüninsan, gözü şaşmayan, iradesi kırılmayan, öz benliğini arındırmış, varoluşun bütün paradokslarını aşmış, nefsine karşı en katı; fakat başkalarına karşı ince ruhlu ve iyi huyludur. Üstüninsan, anlatılamaz bu yüzden Zerdüşt de “ben bu kulaklara göre ağız değilim” der ve üstüninsanı halka anlatmaktan vazgeçer
DİL VE USLÜP
NİHİLİZM’DEN MİSTİSİZM’E
Yirminci yüzyılı en çok etkileyen filozof… En çok okunan, en çok konuşulan, ama en az anlaşılan filozofu… Şair mi, filozof mu, filolog mu? Bu sorunun cevabını hiç kimse veremedi. Veremedi, çünkü o bir dil delisiydi, dilin tüm labirentlerini dolanan titiz bir üslup delisi. O bir şairdi, şair sözüne inanmayan bir şair. Zorlu bir filozoftu, amma hiçbir felsefi sistemi yoktu, çünkü felsefeyi seviyordu, fakat hiçbir felsefi sistem şair mizacına uymuyordu. “Sistem inşa etmenin çocukluk olduğuna inanıyordu”. Diyordu ki, “ ben bir sistem kabul edecek kadar dar görüşlü değilim –bu benim sistemim içinde geçerlidir.”
Hiç kimseyle iyi geçinemiyordu, çünkü o “bir dinamitti, kimsenin eline almaya cesaret edemediği bir dinamit.” O yüzden yalnızdı hastaydı ve derbederdi ve çağları nasıl aydınlattığını göremeden delirdi. Felsefeyi çekiçle yapıyordu, o yüzden yıkıcıydı, yıkıcılıkta Kant’tan beterdi. İlahi ne varsa çekiçledi. Yıkmayı parçalamayı ve acımasızca saldırmayı bir tür teşekkür olarak algıladı. Bir Yunan trajedisindeki trajedi kahramanının kaderini yaşadı: Üzerine devrilenler bizzat kendi yonttuğu zarif fikir sütunlarıydı; bu sütunlar altında can verdi. Onun tefekkür sırrını öğrenmek isteyenler, bizzat onun da kurtulamadığı bu tehlikeli labirente inmek mecburiyetindedirler.
ALKYONİK BİR TON
“Ecco Homo’da ilk defa Zerdüşt’üm ışıklandırılıyor, tüm asırların ilk kitabı, geleceğin İncil’i tüm beşeriyetin kaderini ihtiva eden insan dehasının yüksek patlaması.
Nietzsche her ne kadar sonraları Zerdüşt’ün bir kutsal kitap olarak kabul görmesinden endişe etmiş olsa da, şaheserini geleceğin İncil’i olarak takdim etmek istemektedir.
Nietzsche, “herkes ve hiç kimse için bir kitap” yazarken alkyonik bir üslup kullandığını söyler. Aşina olmayanlara, bu üslup hiçbir şey söylemez; bu üslubu anlamayanlar Zerdüşt’ü de anlamayacaklardır. Anlamayacaklardır, çünkü bu “yanıltıcı üslup “ ile anlatılmak istenen içsel bir durumdur, coşkunun ve ruh halinin dışa vurumudur. Bu üslup, okuyucu ile filozof arasına çekilmiş görünmeyen bir cambaz ipi gibidir; okuyucu da müthiş bir zihni gerilim ve merak yaratır, bu gizli cambaz ipi üzerinde yeterince dikkatli olmayanlar fikrin kapkaranlık uçurumuna yuvarlanabilirler.
Nietzsche’nin bahsettiği “alkyonik ton” nedir? Nietzsche Yunan mitolojisine hakimdir ve felsefesini inşa ederken bu mitolojiden zaman zaman yararlanır. Yunan mitolojisinde Keyx ve Alkyone iki mutlu aşıktır; öylesine ki kendilerini zaman zaman Zeus ve Hera’ya benzetirlermiş. Ne var ki rüzgar tanrısı onların bu mutluluğunu kıskanmış ve bir gün onları birer deniz kuşu haline getirmiştir. Rüzgar tanrısı bu kuşların kış mevsimlerinde dalgalar üzerine yuva kurabilmeleri için sakin havalar gönderirmiş. Yunanlı gemiciler kışın bu sakin ve rüzgarsız günlerine Antik mitolojiden esinlenerek alkyonik adını vermişler.
Sakin ve rüzgarsız geçen bu kış günleri, sükunetin ve istirahatın sembolü olduğu gibi aynı zamanda da bekleyen bir fırtınaya ve gelecek bir mücadeleye işaret ederler. Sükunet zamanı geçici istirahat günleri sayılıdır; asıl olan kalıcı olan sopuk fırtınalı günlerdir. “Nietzsche’nin alkyonik ton dediği üslup kış metaforuyla anlatılan zorlu hakikat gücü ve yüksek bir idrak ve irade gerektirir. İşte Nietzsche tüm kutsal kitaplara dinlere ve filozoflara saldırırken çetin bir kış gibi soğuktur.
Sakin ve rüzgarsız geçen bu kış günleri, sükunetin ve istirahatın sembolü olduğu gibi aynı zamanda da bekleyen bir fırtınaya ve gelecek bir mücadeleye işaret ederler. Sükunet zamanı geçici istirahat günleri sayılıdır; asıl olan kalıcı olan sopuk fırtınalı günlerdir. “Nietzsche’nin alkyonik ton dediği üslup kış metaforuyla anlatılan zorlu hakikat gücü ve yüksek bir idrak ve irade gerektirir. İşte Nietzsche tüm kutsal kitaplara dinlere ve filozoflara saldırırken çetin bir kış gibi soğuktur.
https://svetlena87.wordpress.com/
https://svetlena87.wordpress.com/
Etiketler:
FELSEFE,
NIETZSCHE,
NIETZSCHE ÜZERİNE,
NOTLAR,
OKUMAK,
OKUMALAR,
PHILOSOPHER,
PHILOSOPHY,
THINKER
29 Temmuz 2015 Çarşamba
Happy birthday NIETZSCHE!!!
Uyku ve erdem üstüne pek güzel konuşan bir bilgeyi övdüler Zerdüşt’e: kendisi bu yüzden çok saygı görür, el üstünde tutulurmuş, bütün gençler de kürsüsünün önünde otururlarmış. Ona gitti Zerdüşt ve bütün gençlerle birlikte, kürsüsünün önüne oturdu. Ve şöyle buyurdu bilge:
Saygı ve utanç duymalı uykunun karşısında! İşin başı budur! Ve kötü uyuyanların ve geceleri uyanık duranların yolundan çekilin!
Hırsız dahi utanç duyar uykunun karşısında: hep geceleyin sessizce çalar. Utanmaz ama gece bekçisi, utanmadan taşır düdüğünü.
Öyle kolay bir sanat değildir uyumak: onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir.
Günde on kez alt etmelisin kendini: bu iyi bir yorgunluk verir ve canın afyonudur.
On kez yine barışmalısın kendinle; çünkü altetme acıdır ve kötü uyur barışmayan.
On gerçek bulmalısın günde, yoksa gece de ararsın gerçeği ve canın aç kalır.
On kez gülmelisin günde ve sevinmelisin: yoksa miden, o dert babası, gece seni tedirgin eder.
Bunu bilen azdır: İyi uyumak için kişide bütün erdemlerin bulunması gerekir. Yalan yere tanıklık mı edeceğim? Zina mı edeceğim?
Komşumun hizmetçisine göz mü dikeceğim? Bütün bunlar uykuya iyi gelmez.
Ve kişide bütün erdemler olsa bile, bilinmesi gereken birşey daha vardır: Erdemlerin kendilerini de tam vaktinde uykuya yollamak.
Birbirleriyle çekişmesinler diye bu hanım hanımcık dişiler! Senin yüzünden, ey mutsuz kişi!
Tanrıyla ve komşuyla barış: bunu ister iyi uyku. Ve komşunun şeytanıyla dahi barış! Yoksa geceleri tebelleş olur sana.
Yetkililere saygı ve boyun eğiş, çarpık yetkilere dahi! Böyle ister iyi uyku. Çarpık bacaklar üstünde yürümek istiyorsa güç, benim elimden ne gelir?
Her kim koyununu en yeşil otlağa götürürse, ben ona her zaman en iyi çoban derim: bu bağdaşır iyi uykuyla.
Ne çok şerefim olsun isterim, ne de çok hazinem: bunlar safra kabartırlar. Ama iyi bir adın ve küçük bir hazinen olmazsa iyi uyunmaz.
Bence küçük bir topluluk kötü bir topluluktan yeğdir: tam vaktinde gelip gitsinler de. Bu bağdaşır iyi uykuyla.
Çok hoşuma gider ruh yoksulları da: bunlar uykuyu ilerletirler. Mutludurlar, hele kendilerine her zaman hak verilirse.
Böyle geçer erdemlilerin günü. Gece olunca uykuya çağırmaktan sakınırım! Çağrılmak istemez o, uyku, erdemler hakanı!
Ama gündüzün ne yaptığımı ve ne düşündüğümü düşünürüm. Böyle, inek gibi sabırlı, geviş getirirken kendime sorarım: senin on yengin nelerdi?
Ve gönlümü gönendiren on barışma ve on gerçek ve on gülüş nelerdi?
Ben bunları düşünür, kırk düşüncenin beşiğinde sallanırken, birden bastırır beni uyku, o çağrılmayan, erdemler hakanı.
Uyku gözlerime vurur: onlar da ağırlaşırlar. Uyku ağzıma dokunur: o da açık kalır.
Doğrusu, yumuşak tabanlar üzere gelir bana hırsızların en sevgilisi ve düşüncelerimi çalar: şu kürsü gibi aptal, kalakalırım ben de.
Ama fazla kalamam böyle: artık yatarım.
Zerdüşt bilgenin bu dediklerini işitince için için güldü. Çünkü içine bir ışık doğmuştu. Ve şöyle dedi gönlüne: Bence soytarının biri bu kırk düşünceli bilge; ama uyumayı iyi biliyor sanırım....
Saygı ve utanç duymalı uykunun karşısında! İşin başı budur! Ve kötü uyuyanların ve geceleri uyanık duranların yolundan çekilin!
Hırsız dahi utanç duyar uykunun karşısında: hep geceleyin sessizce çalar. Utanmaz ama gece bekçisi, utanmadan taşır düdüğünü.
Öyle kolay bir sanat değildir uyumak: onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir.
Günde on kez alt etmelisin kendini: bu iyi bir yorgunluk verir ve canın afyonudur.
On kez yine barışmalısın kendinle; çünkü altetme acıdır ve kötü uyur barışmayan.
On gerçek bulmalısın günde, yoksa gece de ararsın gerçeği ve canın aç kalır.
On kez gülmelisin günde ve sevinmelisin: yoksa miden, o dert babası, gece seni tedirgin eder.
Bunu bilen azdır: İyi uyumak için kişide bütün erdemlerin bulunması gerekir. Yalan yere tanıklık mı edeceğim? Zina mı edeceğim?
Komşumun hizmetçisine göz mü dikeceğim? Bütün bunlar uykuya iyi gelmez.
Ve kişide bütün erdemler olsa bile, bilinmesi gereken birşey daha vardır: Erdemlerin kendilerini de tam vaktinde uykuya yollamak.
Birbirleriyle çekişmesinler diye bu hanım hanımcık dişiler! Senin yüzünden, ey mutsuz kişi!
Tanrıyla ve komşuyla barış: bunu ister iyi uyku. Ve komşunun şeytanıyla dahi barış! Yoksa geceleri tebelleş olur sana.
Yetkililere saygı ve boyun eğiş, çarpık yetkilere dahi! Böyle ister iyi uyku. Çarpık bacaklar üstünde yürümek istiyorsa güç, benim elimden ne gelir?
Her kim koyununu en yeşil otlağa götürürse, ben ona her zaman en iyi çoban derim: bu bağdaşır iyi uykuyla.
Ne çok şerefim olsun isterim, ne de çok hazinem: bunlar safra kabartırlar. Ama iyi bir adın ve küçük bir hazinen olmazsa iyi uyunmaz.
Bence küçük bir topluluk kötü bir topluluktan yeğdir: tam vaktinde gelip gitsinler de. Bu bağdaşır iyi uykuyla.
Çok hoşuma gider ruh yoksulları da: bunlar uykuyu ilerletirler. Mutludurlar, hele kendilerine her zaman hak verilirse.
Böyle geçer erdemlilerin günü. Gece olunca uykuya çağırmaktan sakınırım! Çağrılmak istemez o, uyku, erdemler hakanı!
Ama gündüzün ne yaptığımı ve ne düşündüğümü düşünürüm. Böyle, inek gibi sabırlı, geviş getirirken kendime sorarım: senin on yengin nelerdi?
Ve gönlümü gönendiren on barışma ve on gerçek ve on gülüş nelerdi?
Ben bunları düşünür, kırk düşüncenin beşiğinde sallanırken, birden bastırır beni uyku, o çağrılmayan, erdemler hakanı.
Uyku gözlerime vurur: onlar da ağırlaşırlar. Uyku ağzıma dokunur: o da açık kalır.
Doğrusu, yumuşak tabanlar üzere gelir bana hırsızların en sevgilisi ve düşüncelerimi çalar: şu kürsü gibi aptal, kalakalırım ben de.
Ama fazla kalamam böyle: artık yatarım.
Zerdüşt bilgenin bu dediklerini işitince için için güldü. Çünkü içine bir ışık doğmuştu. Ve şöyle dedi gönlüne: Bence soytarının biri bu kırk düşünceli bilge; ama uyumayı iyi biliyor sanırım....
"En sevdiğim düşüncelerinden biri ile Nietzsche'nin 170. yaşını kutluyorum :)
NIETZSCHE - Herkes ve Hiçkimse için Bir FİLOZOF
NIETZSCHE
Herkes ve Hiçkimse için Bir FİLOZOF
Felsefeyi sistematik ve rasyonel düşünme etkinliği olarak tanımlamak ve bu tanım çerçevesinde Nietzsche'yi anlamaya çalışmak çabasını zora sokabilir. Yapıtlarındaki tarzı ve belli bir yazın sistematiği olmayışı Nietzsche'yi felsefe tarihinde özgün bir yere koymaktadır.
Önemli iki felsefe ekol olan rasyonalist ve emprist düşünce geleneği içerisinde yer almaz. Herhangi bir düalizm üzerinden gelişen bir bakış açısının olmaması bu ekollerle arasındaki önemli bir ayırımdır. Söz konusu her iki ekolün en önemli ortak özelliği özne-nesne düalizmini temel almalarıdır. Bu bakış açısı rasyonalizmde "akıl dışı dünya", pozitivizmde ise "olgu-değer " olarak yaşam bulur. Varlık oluş ikilemi kıstas alınırsa Nietzsche'nin oluşa vurgusu "oluş filozofu" olarak değerlendirilmesini sağlar.
KİRPİMSİ İNSAN & İNSANSI KİRPİ HİKAYESİ
Son birkaç aydır en yakınım dediklerinden bile yakındı ona… Hayali arkadaş gibi… Küçüklüğünde bile hayali arkadaşı yoktu olmamıştı. Otuzundan sonra hayali arkadaş edinmek pek de sağlıklı bir durum olmasa gerek diyordu kendisinin de hak verdiği içindeki ses. Ne bir arkadaşına ne de hiç tanımadığı birine belki bir psikologa anlatmaya da cesaret edemiyordu. Bir an geliyor gitmeli anlatmalı birine diyordu, bir an ise yıllar sonra aradığımı bulmuşum kaybedemem sağlıksız olsa da diyordu sürekli bu gelgit hali başlarda sadece ruhunu yoruyordu ama şimdilerde bedeninde yorgunluk hisseder olmuştu.
Yıllardır sırdaşıydı kitaplar yazarlar kağıt ve kalem… Her okuduğu kitaptan bir ya da birden fazla dost edinirdi kendine. Kitap bitse de artık gerçekten tanıştığı birlikte güldüğü ağladığı ve mecburi yol ayrımına geldiği ama mutlaka tekrar ihtiyacı olduğunda yardıma koşacak dostlar kazandığı hissini taşırdı. Bu sefer aynı şekilde edindiği dost ile yol ayrımına gelmeyi kabullenemiyordu. Kitabın sayfaları azaldıkça hüzünleniyor ve bitmesin diye daha yavaş okuyordu.
Ayrılışı kabullenemediği dostu çok karamsardı ama bir o kadar da güçlü ve gerçekçi. Gücü karamsarlığından geliyordu. Bu da okudukça onu büyülüyordu. Karamsarlıkla büyülenmek ne kadar sağlıklı olabilirdi ki? Daha neşeli hayalperest olmasa da umutlu dostlarına dönmeyi denemişti ama yetmemişti ona artık onlar bir şeyler eksikti. Eskiden yeterlilerdi oysa şimdi ne değişmişti?
Ne değiştiğini biliyordu aslında itiraf etmek kabullenmek ve sonrasında ne yapacağını bilememe hali korkutuyordu onu. Çünkü vazgeçemediği karamsar dostu dünya ve hayatla ilgili gerçekleri tespit etmiş sindirmiş ve bu derece karamsarlığa gömülmüş ve bu karamsarlıkla tek başına yaşamıştı ölene kadar. Oysa o dostu kadar güçlü müydü? İçindeki karamsarlığın gerçekçiliğin derinliğini bu dost sayesinde keşfetmişti buraya kadar her şey yolunda sayılabilirdi. Bu yeni derin keşfiyle tıpkı dostu gibi tek başına yaşayabilir miydi; işte bundan hiç mi hiç emin değildi…
Bütün güçlülüğüne rağmen dostu bile zaman zaman o kadar yalnız hissetmiş ki bana şimdi bir insan ver diye yalvardığı olmuştu. Yalvardığı insanı bulamayınca yine yalnızlığı için bulduğu güçlü savunmalarla yalvarışını durdurup insansız yaşayabilmişti.
Aynı savunmaları kendinde de deniyordu. İki günlük yalnızlıktan sonra bu tek başınalık benim seçimim diyordu. İki gün daha geçiyordu yine gücünün azaldığını hissettiğinde, gerçekleri taşıyamayan insanlar arkadaşlığıma değmez düşüncelerimin farklılığının bedeli yalnızlığım diyordu. En fazla bir hafta dayanabiliyordu yalnızlığına. Birileriyle iletişim kuruyor sonra tekrar deniyordu. Her başaramayışında o dosta; Schopenhauer’a hayranlığı büyüyordu. Hayranlık büyüdükçe kendine kızgınlığı aynı oranda artıyordu.
Schopenhauer kadar güçlü olmak istiyordu. İmkansız olmadığını, Schopenhauer’ın başardığını, yalıtılmış yalnızlıkla yaşamanın getirdiği bağımsızlığın gücünü denediği birer haftalık sürelerde bile tatmıştı. Bunun bir ömür sürdürebildiğini bütün gücün kendisinde olabileceği fikrini kaç kez başaramasa da silip atamıyordu.
Daha kaç kez denerdi kendisi de bilmiyordu. Sonuç ne olurdu onu da bilemiyordu. Başaramazsa Schopenhauer’a hayranlık duyup onun kadar güçlü olmadığını kabullenmek zorunda kalacaktı bir yenilgi gibi… Ya da Schopenhauer’ın aslında yenildiğini çünkü insana yapısı gereği insan gerektiğini, insansız yaşamaktansa; insanlarla yaşamanın daha zor olduğunu söyleyen Sartre’a hak vererek “insanın cehennemi yine insandır” diyecekti.
Başarsın ya da başaramasın en sonunda Schopenhauer da içinde vedalaşamasa da diğer dostları arasındaki yerini bulacaktı bir tek bundan emindi. Yerini bulduğunda ise Sartre ve Schopenhauer’ın aynı yola vardıkları “Kirpi Hikayesini” hatırlayıp hiç unutmayacaktı.
(Dipnot; Kirpi Hikayesi; Kış soğuğu, oklu kirpi topluluğunu, donmaktan korunmak için iyice birbirine yanaşmaya zorlar. Fakat hemen, onları birbirlerinden uzaklaştıran, birbirine batan oklarının farkına varırlar. Ne zaman ısınma ihtiyacı onları birbirine yaklaştırsa hep bu ikici sıkıntı tekrarlanışını; bu iki dert arasında gidip gelişlerini, ta ki birbirlerine uygun, birbirlerine dayanabildikleri bir mesafe buluncaya kadar deneyişlerini anlatır.)
GREENSEA-OKYANUS GÖK
AWAKING LIFE /HAYATA UYANMAK
WAKING LIFE(HAYATA UYANMAK)
Genç bir adam, varoluşçuluk ve gerçek dünya ile soyut kavramlar arasında bağ kurmaya çalışmaktadır. Bunun için de rüyaları incelemeye başlar ve gerçeklikle rüya arasındaki çizginin nerede olduğunu bulmaya çalışır. Bu amaçla çeşitli görüşlerden insanlarla konuşur ve aklındaki soruların cevaplarını almaya çalışır. Richard Linklater’in yönettiği film, gerçek oyuncular ile çekilip özel bir teknikle animasyon haline çevrilmiş bir yapım. Nihilizm ve varoluşçuluk felsefeleri üzerine oldukça derin bilgiler barındıran bu yapım...
-Hayata Uyanmak / Waking Life 2001 ABD / Türkçe Altyazılı- IMDB Puanı: 7.1/10 Tür: Animasyon, Dram, Gizem, Psikolojik Yönetmen: Richard Linklater Oyuncular: Trevor Jack Brooks, Lorelei Linklater, Ethan Hawke Müzik: Glover Gill Süre: 1 saat 39dakika
adresinden izlenebilir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











