FELSEFİ YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFİ YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

PHILOSOPY SONNET



darling, we are the measure of all things
yet this will never be the world you dreamed.
trade not pleasures for pleasures, pains for pains
and know that beauty neither hears nor sees.

and those who die eagerly, stretching wings:
they will sing most and most beautifully.
cry not for sorrow, cast off mortal chains,
believe our souls will once again be freed.

believe more than knowledge; wisdom's cruel sting
reminds us that we may never be clean.
yet through all this turmoil, each of these stains-
remember that all is not what it seems.

remember, darling, while gazing at stars
we will never be what we never are.




10 Ocak 2016 Pazar

MAİOTİK ‘İN (DOĞURTMA SANATININ) YENİDEN DOĞUŞU

Antik çağlardan günümüze kadar geçen zaman içinde, özellikle de toplumu oluşturan bireyleri ileriye taşıyacak olan eğitim sisteminin gittikçe rasyonalizmden (akılcılıktan) uzaklaştığını fark etmemek için kör olmamız gerekiyor. Yani başka türlü ifade edersek, zamanın geçmesi, teknolojinin gelişmesi, bizleri insanlıktan uzaklaştırıp kör robotlara dönüştürmekte…

   Bilgilerin, bizlere sanki insandan çok teknolojik bir cihaz, bir robotmuşuz gibi hafızamıza yığıldığı bu çağda hangi yaşta olursak olalım hangi eğitimi görürsek görelim eninde sonunda ezberlemek zorunda kalıyoruz. Öğrenmekten çok ezberleyerek sınavları geçiyoruz, ilkokuldan liseden üniversiteden mezun oluyoruz. İlkokul lise üniversite yüksek lisans gibi eğitim süreçleri süresince kendimize hayatta işimize yarayabilecek sosyal ilişkiler ve değişik deneyimler katabiliyoruz peki ya bilgiyi ne kadar katabiliyoruz?
   Bugün, bunun cevabını ezberci sistemle gittiğimiz sürece olumlu bir şekilde vermek oldukça zor. Oysa M.Ö 469’ a Sokrates’in yaşadığı çağa dönersek cevap apaçık şekilde rasyonalizmin içinde görülebilmekte... Sokrates’in rasyonalizmine göre, bilgilerimiz doğuştandır.

   Yani, bir öğretmen öğrencisine yeni bir şey öğretmez, öğretemez, sadece öğrencisine zaten bildiği ruhunda gizlenen bilgileri açığa çıkartmasına yardımcı olabilir.  Yardımcı olurken dikkat etmesi gereken sadece bu açığa çıkarmanın yöntemidir. İroniyle yöntemini uygulamaya başlayan öğretmen ilk olarak bir şeyler bildiğini sanan öğrencisine aslında hiçbir şey bilmediğini gösterir. Hiçbir şey bilmediğini fark eden öğrencinin şaşkınlığına aldırmaksızın sadece iyi bir öğretmenin başarabileceği maiotik yöntemle sorularını sorar. Düşünmeye sorgulamaya iten sorularıyla öğretmen öğrencisinin ruhunda gizlenen bildiği cevapları (bilgileri) açığa çıkarır. Öğretmenin sorgulamaya, düşünmeye ve keşfetmeye iten maiotik soruları, bilgilerin saklandıkları yerlerden çıkmaya zorlayan ezberin tersine öğretici doğurtma sanatının sorularıdır.

   Sokrates günümüzde hala etkisi olan bir İlkçağ filozofu olmasının yanı sıra çok iyi de bir öğretmendir. Her tip insanın kendi kendine veya biriyle birlikte uygulayabileceği ironi ve maiotikten ( doğurtma sanatı) oluşan diyalektik yöntemi bizlere bırakmıştır.

   Sokrates’in bizlere bıraktığı bu öğretici, insanlaştırıcı ilerlemeye yardımcı mirasın değerini bilemeyip yerine ezberi koyduğumuz için söyleyebilecek pek sözüm olmasa da eğer istersek doğuştan bizde olan bu yöntemi hatırlayıp uygulayarak yayabileceğimizi yeniden doğurabileceğimizi umuyorum.


GREENSEA 



1 Aralık 2015 Salı

DESCARTES'TEN MİRAS ; kARTEZYEN AYRIM

   Sağlam bilgiye ulaşmak için şüpheyi yol gösterici olarak gören Fransız filozof, matematikçi, yazar Rene Descartes’in günümüze kadar gelen etkileri sandığımızdan çoktur. Özellikle Türk milletinin felsefeden, düşünmekten sorgulamaktan uzak, günü kurtarmaya yönelik yaşayış şeklinin kökeni şaşırtıcı derece de “düşünüyorum öyleyse varım” aforizmasıyla bilinen filozof Rene Descartes felsefesiyle benzeşmektedir.
Düşünmekten kaçınan bir toplumun nasıl olur da “düşünüyorum öyleyse varım” diyen bir filozofun felsefesiyle yolları kesişir?

   Modern felsefenin babası olarak ünlenen dahi Fransız filozof Descartes, matematikçi yönüyle evrenin saat gibi işlediğini bilir ve bu evreni inceleyip evren üzerine düşünürken de keyfi bir şekilde düşünemeyeceğini; düşünmenin de bir yöntemi olması gerektiği noktasına varır. Buradan yola çıktığında ise arayışı bellidir; “bilgi için sağlam bir zemin”. Bilgi için öyle sağlam bir zemin bulmayı ister ki her şey onun bulacağı bu temel zemin üzerine kurulmalı ve hiç sarsılmamalıdır.

   Gerek çevresel, gerek kendi deneyimlerinden gördüğü kadarıyla algılarımızın ve duyumlarımızın çok kişisel oluşundan dolayı evrensel olamayacağında karar kılar.  Tanrı, doğa, etrafımızdaki cisimler ve hatta rüyalarımızın bile kişisellikten sıyrılamadığıyla da yüzleştikten sonra Descartes, bu sağlam zeminli evrensel bilgiye salt akılla ulaşabileceğini düşünür. Değişmeyen tek şey düşünmek ve şüphe etmekti r; “ Düşünüyorum öyleyse varım” sözünü o andan itibaren felsefesinin değişmez sağlam temeli haline getirir.

   Kendini ve insanı “düşünen ve düşündükçe var olan bir varlık” olarak gören Descartes çok geçmeden ayrılmaz bir parçamız olan bedenin işlevini merak eder. Bedenin düşünen varlıkla bağını kuramadıkça onu ayrıştırır. Bedeni; ihtiyaçları olan, acıkan, susayan, yorulan ve tahrik olan şehvetli, kirli bir ayrık parça; yani beyinle kontrol edilmesi gereken mekanik bir yapı olarak görür.

  Bu felsefe, “Kartezyen ayrım” olarak felsefe tarihine geçmiştir.
Bu Kartezyen Ayrım; Felsefeden ve sorgulamaktan uzak toplumlarda ve insanlarda (Türk toplumu gibi )  oldukça yaygın şekilde varlığını sürdürmektedir. Bizim Descartes ile benzeştiğimiz nokta tam olarak burasıdır.

“Kartezyen Ayrım”, günlük hayatımızın her anında “Ötekileştirme” olarak ortaya çıkar. Descartes’in felsefesindeki “Kartezyen ayrık” o zamandan bugüne varlığını “Modern Ayrık”  olarak sürdürmekte ve bizler Türk toplumu olarak;  felsefeden ve düşünmekten uzak yaşamakla birlikte, içimizde Descartes’in insanı sadece bilen düşünen varlık ilan edişiyle ortaya çıkan “Kartezyen Ayrık”ın canlı örnekleri olarak yaşamaktayız.


GREENSEA



17 Kasım 2015 Salı

2015 DÜNYA FELSEFE GÜNÜ MESAJI

2014 Dünya Felsefe Gününden bu yana dünyamıza damgasını vuran, daha çok vahşileşen eylemlerin yarattığı terör olayları ve bu terörden kaçanların denizlerde yitişleri oldu.
Türkiye ve daha birkaç devlet onlara sığınanlarıkabul ediyor, bazı sivil toplum kuruluşları yardım eli uzatıyor; bir kısım devlet ise kendi ülkelerinden kaçıp sınırlarına gelen insanlar ülkeye girmesin diye tel örgüler yerleştiriyor, duvar örüyor; birkaç Avrupa devleti de, küçük Aylan’ın resmi dünya basınında yayımlandıktan sonra, belirli sayıda mülteci kabul ediyor.
Denizin kıyıya vurduğu çocuğun resminin yayımlanması –bildiğiniz gibi– tartışma konusu olmuştur. Kimilerine göre bu,çocukların resimlerini yayımlamayı yasaklayan etik normun bir ihlaliydi; kimilerine göre ise böyle bir ihlal yoktu. Evet,ihlal yoktu. Bu savın gerekçesi de, bu normu getirmenin amacında bulunabilir: Niçin çocukların resimleri yayımlanmamalı? Bu normun temelinde çocuklara zarar vermemek kaygısı, onları koruma düşüncesi yatıyor. Hangi zararı verebilirdi bu resim küçük Aylan’a? Üstelik bu resim, bazı devletlerin mülteci kabul etme kararını bir an önce vermelerini sağladı.
Şimdi tartışılması, sonra da gerçekleştirilmesi gereken, insanların ölümü göze alarak ülkelerinden kaçmamaları için, o ülkelerin ve uluslararası topluluğun alması gereken uzun ve orta vadeli önlemlerdir.Aynı şekilde, insanların terörist olmamaları ve sayısı gitgide artan canlı bombaya dönüşmemeleri için, alınması gereken orta ve uzun vadeli önlemleri tartışmak ve gerçekleştirmek gerekiyor.
Ülkemizi ziyareti sırasında Uruguay’ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica’nın, Hürriyet’te yayınlanan bir söyleşisinde şu söyledikleri –bu bağlamda ‘kültür’ terimini doğru anlamak koşuluyla– bilgece bir saptamayı dile getiriyor: “Kültürü değiştirmezsen, hiçbirşey değişmiyor ve en zoru da kültürü değiştirmektir. Yeni ve farklı bir kültür yaratmanın merkezinde de felsefe ve etik yatıyor”.
Bizim işimiz, açıklığa kavuşturduğumuz kavramlara ayaklarımızı basarak, gerçekliğin gözünün içine baka baka, bıkmadan-usanmadan ve umutsuzluğa kapılmadan, felsefî bilgi ortaya koymak ve amacına uygun gerçekleştirilen felsefe eğitimininişlevini yerine getirmektir.
Değerli meslekdaşlarım, Sizlerin ve bütün felsefe sevenlerin 2015 Dünya Felsefe Günü kutlu olsun.

Ioanna Kuçuradi
Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı

(Felsefeyi ve sorgulamayı seven biri olarak ben birşeyler eklemek isterdim ama İoanna Kaçuradi Türkiye Felsefe Kurumu Başkanına yaraşır şekilde bir Dünya Felsefe günü yazısı yazmış ki ancak paylaşmakla yetinmeye karar verdim :)
GREENSEA


28 Ekim 2015 Çarşamba

MASKELİ BALO VE PALYAÇOLARIN SONU

Bebekliğimize dayanan korkutucu anılarımız yoksa hepimiz palyaçoları severiz. Sirkte veya bir tiyatro sahnesinde karşımıza çıkarlar çoğunlukla. Bizi hem güldürüp hem düşündürmek isterler. Yüzlerindeki palyaço makyajı ve palyaço ifadesi hiçbir şey yapmasalar bile gülümsetir mutlu eder bizleri. Çünkü gündelik hayatta mecburiyet dışında yüzünde palyaço makyajıyla dolaşanları görmeyiz.
   Ya da görmediğimizi sanırız. Görünenden ötesini görmeye anlamaya çalışmayanlar için palyaçolar ya sadece sirklerde ya da tiyatrolarda sahnedirler. Oysa bütün palyaçolar maskeler hayatın içinde bizimledir. Kendimiz de onlardan biriyizdir. Tek farkımız palyaço olduğumuzu bütün dünyaya belli eden boyalarımız yoktur yüzümüzde… O boyalı yüzü içimizde saklarız, bütün gücümüzle gizleriz. Bulunduğumuz iş arkadaş aile ortamlarında sirkteki sahnedeki palyaçonun durumuna düşmemek için öyle iyi saklarız ki kendimiz bile unuturuz varlığını…
   O sirkteki yüzü boyalı palyaçolar ve tiyatro sahnesinde rolüne bürünmüş kostümlü makyajlı oyuncuların hepsi bize bizi yansıtırlar. O varlığını dahi kendimize unutturduğumuz içimizdeki maskeleri fark etmemiz ve onlarla yüzleşmemiz için sahnedirler. Sanatın tiyatronun sirkin ve oyuncunun palyaçonun amacı ortaktır biz izleyenleri, mecburiyetlerimizi unutturup kendileriyle bir olmaya çağırırlar ki görünenden ötesini görebilelim.
   Kaçımız bunu başarabiliyoruz bilmek zor… Ama bilinen bir şey var ki Soren Kierkgaard’ın da söylediği gibi, “dünyanın sonu her şeyin şaka olduğunu sananların yükselen alkışları arasında gelecek.”   Ağlayacağımız ya da düzeltmek için bir şeyler yapabileceğimiz zaman da kalmamış olacak ve bu sona hepimiz tıpkı palyaçolar gibi ağlayamadığımızdan güleceğiz…
“Tiyatronun kulisinde bir gün yangın çıkmış. Palyaço haber vermek için sahneye gelmiş. Herkes bunun bir şaka olduğunu sanıp alkışlamaya başlamış.Palyaço uyarmaya devam ettikçe alkışlar daha da hızlanmış.Sanırım dünyanın sonu, her şeyin bir şaka olduğunu sananların yükselen alkışları arasında gelecek.” –SOREN KIERKGAARD
GREENSEA

10 Ekim 2015 Cumartesi

TERÖRE FELSEFİ BAKIŞ

Terörizm, çağımızda uluslararası bir olgu, fakat dünyada resmi bir terör tanımı yoktur der Kaçuradi.  Bu tanımsızlık/ belirsizlik ise fazlasıyla başımızdaki yönetimin işine gelir. 'Dünya problemlerine, gündeme güncel olaylara katliamlara arka planında neler olduğuna bakmadan sadece politik olarak bakmak da bu terörü çıkmaz sokaklı bir kısırdöngüye dönüştürmekten başka bir işe yaramamaktadır.
Nedir bu “Arka plana bakmak?” Sadece dünyadaki sorunlara değil, Türkiye'de yaşanmakta olan sorunlara da “arka planı” görerek bakmamız gerekir ki ilerleyebilelim. Terör, sadece bir 'siyasal' meselemidir yoksa göremediğimiz bir tarihsel ve felsefi arka planı da var mıdır?  Var ise nedir bu arka plan?
Terör'ü,felsefi sorun olarak en iyi görüp temellendiren filozof, Camus'tur. Camus'un Tahsin Yücel tarafından yapılan çevirisinde “Başkaldıran İnsan “ kitabında “Terör” kavramı beş başlığa ayrılır.
1)Bireysel Terörizm
2)Devlet Terörizmi
3) İrrasyonel Terör
4)Devlet Terörizmi
5)Rasyonel Terör'
Terör kavramı,  daha çok Camus gibi Varoluşcu filozofların zihnini meşgul eder. Varoluşçu filozofların Terör konusunu sorunsallaştırmalarını, özellikle 1789 Fransız Devrimi'ni izleyen 'Terör' dönemine ilişkin tarihsel verilere ve özellikle, 1940 sonrası Nazi işgali yıllarından edinilmiş deneyimlere bağlayabiliriz. Sartre'ın 'Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde felsefi bir sorun olarak ele alıp irdelediği 'Terör'ün arka planına, 1940'ta Alman birliklerinin Paris'i işgalinin gölgesi düşer.
Varoluşçu filozofların en ünlüsü Jean-Paul Sartre’ın yaklaşımı da bu konuda oldukça sert ve radikaldir. Merleau-Ponty, ve kendisinden etkilenen Sartre  da Stalin'in gazabına uğrayanlara uyguladığı korkunç zorbalıkları buna Camus'uizleyerek 'Devlet Terörü' 'Adaletin yerini bulması' şeklinde değerlendirmesi oldukça manidardır.Sartre, Terör'ü hem bürokratik açıdan ve de devlet terörü'nden farklı olarak and içerek bir araya gelmiş bir 'Kardeşler Grubu' (Sartre'ın kavramsallaştırmasıyla: “groupe en fusion') açısından ele alır. Bürokratik terör, Sartre'ın terminolojisinde bir 'Özgürlük -Terör'dür ('Liberté-Terreur'); 'Kardeşler Grubu'nun terörü ise bir 'Kardeşlik -Terör'! Bir bürokratik örgütte bir buyruğu yerine getirmemeyi seçmek, bu seçmeyi yapanın özgürlüğüne yüklenen ağırlığı, teröre dönüştürür. Bu, Özgürlük-Terör'dür Sartre'a göre ve seçme yapabilmek özgür olmaksa eğer, bu özgürlük buyruğa uymamayı seçmenin dayanılmaz ağırlığını da birlikte getirir. Çünkü, buyruğa uymamak, hele savaş dönemlerinde, vatan hainliği' ile suçlanıp idam edilmek anlamına bile gelebilir.'Kardeşlik-Terör' ise, hayatlarını and içerek belirli bir amaca ulaşmaya adamış olan 'Kardeşler Grubu'ndan ('groupe en fusion') birinin bu andından geri dönmesi durumunda ortaya çıkar. Burada söz konusu olansa, Sartre'a göre, daha önceden yapılmış bir seçme ile vazgeçilmiş olan özgürlüğün geri alınmak istenmesidir. Bunun da bir bedeli vardır: Sartre'ın 'Kardeşlik-Terör' dediği ise tastamam bu bedeldir:
Kısaca Terör, Sartre'a göre, ya bir haine ('Kardeşlik-Terör') ya da bir 'vatan haini'ne ('Özgürlük-Terör') yönelik ağır bir cezalandırma biçimidir
GREENSEA