FELSEFİ KESİTLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFİ KESİTLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

PHILOSOPY SONNET



darling, we are the measure of all things
yet this will never be the world you dreamed.
trade not pleasures for pleasures, pains for pains
and know that beauty neither hears nor sees.

and those who die eagerly, stretching wings:
they will sing most and most beautifully.
cry not for sorrow, cast off mortal chains,
believe our souls will once again be freed.

believe more than knowledge; wisdom's cruel sting
reminds us that we may never be clean.
yet through all this turmoil, each of these stains-
remember that all is not what it seems.

remember, darling, while gazing at stars
we will never be what we never are.




1 Aralık 2015 Salı

DESCARTES'TEN MİRAS ; kARTEZYEN AYRIM

   Sağlam bilgiye ulaşmak için şüpheyi yol gösterici olarak gören Fransız filozof, matematikçi, yazar Rene Descartes’in günümüze kadar gelen etkileri sandığımızdan çoktur. Özellikle Türk milletinin felsefeden, düşünmekten sorgulamaktan uzak, günü kurtarmaya yönelik yaşayış şeklinin kökeni şaşırtıcı derece de “düşünüyorum öyleyse varım” aforizmasıyla bilinen filozof Rene Descartes felsefesiyle benzeşmektedir.
Düşünmekten kaçınan bir toplumun nasıl olur da “düşünüyorum öyleyse varım” diyen bir filozofun felsefesiyle yolları kesişir?

   Modern felsefenin babası olarak ünlenen dahi Fransız filozof Descartes, matematikçi yönüyle evrenin saat gibi işlediğini bilir ve bu evreni inceleyip evren üzerine düşünürken de keyfi bir şekilde düşünemeyeceğini; düşünmenin de bir yöntemi olması gerektiği noktasına varır. Buradan yola çıktığında ise arayışı bellidir; “bilgi için sağlam bir zemin”. Bilgi için öyle sağlam bir zemin bulmayı ister ki her şey onun bulacağı bu temel zemin üzerine kurulmalı ve hiç sarsılmamalıdır.

   Gerek çevresel, gerek kendi deneyimlerinden gördüğü kadarıyla algılarımızın ve duyumlarımızın çok kişisel oluşundan dolayı evrensel olamayacağında karar kılar.  Tanrı, doğa, etrafımızdaki cisimler ve hatta rüyalarımızın bile kişisellikten sıyrılamadığıyla da yüzleştikten sonra Descartes, bu sağlam zeminli evrensel bilgiye salt akılla ulaşabileceğini düşünür. Değişmeyen tek şey düşünmek ve şüphe etmekti r; “ Düşünüyorum öyleyse varım” sözünü o andan itibaren felsefesinin değişmez sağlam temeli haline getirir.

   Kendini ve insanı “düşünen ve düşündükçe var olan bir varlık” olarak gören Descartes çok geçmeden ayrılmaz bir parçamız olan bedenin işlevini merak eder. Bedenin düşünen varlıkla bağını kuramadıkça onu ayrıştırır. Bedeni; ihtiyaçları olan, acıkan, susayan, yorulan ve tahrik olan şehvetli, kirli bir ayrık parça; yani beyinle kontrol edilmesi gereken mekanik bir yapı olarak görür.

  Bu felsefe, “Kartezyen ayrım” olarak felsefe tarihine geçmiştir.
Bu Kartezyen Ayrım; Felsefeden ve sorgulamaktan uzak toplumlarda ve insanlarda (Türk toplumu gibi )  oldukça yaygın şekilde varlığını sürdürmektedir. Bizim Descartes ile benzeştiğimiz nokta tam olarak burasıdır.

“Kartezyen Ayrım”, günlük hayatımızın her anında “Ötekileştirme” olarak ortaya çıkar. Descartes’in felsefesindeki “Kartezyen ayrık” o zamandan bugüne varlığını “Modern Ayrık”  olarak sürdürmekte ve bizler Türk toplumu olarak;  felsefeden ve düşünmekten uzak yaşamakla birlikte, içimizde Descartes’in insanı sadece bilen düşünen varlık ilan edişiyle ortaya çıkan “Kartezyen Ayrık”ın canlı örnekleri olarak yaşamaktayız.


GREENSEA



17 Kasım 2015 Salı

2015 DÜNYA FELSEFE GÜNÜ MESAJI

2014 Dünya Felsefe Gününden bu yana dünyamıza damgasını vuran, daha çok vahşileşen eylemlerin yarattığı terör olayları ve bu terörden kaçanların denizlerde yitişleri oldu.
Türkiye ve daha birkaç devlet onlara sığınanlarıkabul ediyor, bazı sivil toplum kuruluşları yardım eli uzatıyor; bir kısım devlet ise kendi ülkelerinden kaçıp sınırlarına gelen insanlar ülkeye girmesin diye tel örgüler yerleştiriyor, duvar örüyor; birkaç Avrupa devleti de, küçük Aylan’ın resmi dünya basınında yayımlandıktan sonra, belirli sayıda mülteci kabul ediyor.
Denizin kıyıya vurduğu çocuğun resminin yayımlanması –bildiğiniz gibi– tartışma konusu olmuştur. Kimilerine göre bu,çocukların resimlerini yayımlamayı yasaklayan etik normun bir ihlaliydi; kimilerine göre ise böyle bir ihlal yoktu. Evet,ihlal yoktu. Bu savın gerekçesi de, bu normu getirmenin amacında bulunabilir: Niçin çocukların resimleri yayımlanmamalı? Bu normun temelinde çocuklara zarar vermemek kaygısı, onları koruma düşüncesi yatıyor. Hangi zararı verebilirdi bu resim küçük Aylan’a? Üstelik bu resim, bazı devletlerin mülteci kabul etme kararını bir an önce vermelerini sağladı.
Şimdi tartışılması, sonra da gerçekleştirilmesi gereken, insanların ölümü göze alarak ülkelerinden kaçmamaları için, o ülkelerin ve uluslararası topluluğun alması gereken uzun ve orta vadeli önlemlerdir.Aynı şekilde, insanların terörist olmamaları ve sayısı gitgide artan canlı bombaya dönüşmemeleri için, alınması gereken orta ve uzun vadeli önlemleri tartışmak ve gerçekleştirmek gerekiyor.
Ülkemizi ziyareti sırasında Uruguay’ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica’nın, Hürriyet’te yayınlanan bir söyleşisinde şu söyledikleri –bu bağlamda ‘kültür’ terimini doğru anlamak koşuluyla– bilgece bir saptamayı dile getiriyor: “Kültürü değiştirmezsen, hiçbirşey değişmiyor ve en zoru da kültürü değiştirmektir. Yeni ve farklı bir kültür yaratmanın merkezinde de felsefe ve etik yatıyor”.
Bizim işimiz, açıklığa kavuşturduğumuz kavramlara ayaklarımızı basarak, gerçekliğin gözünün içine baka baka, bıkmadan-usanmadan ve umutsuzluğa kapılmadan, felsefî bilgi ortaya koymak ve amacına uygun gerçekleştirilen felsefe eğitimininişlevini yerine getirmektir.
Değerli meslekdaşlarım, Sizlerin ve bütün felsefe sevenlerin 2015 Dünya Felsefe Günü kutlu olsun.

Ioanna Kuçuradi
Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı

(Felsefeyi ve sorgulamayı seven biri olarak ben birşeyler eklemek isterdim ama İoanna Kaçuradi Türkiye Felsefe Kurumu Başkanına yaraşır şekilde bir Dünya Felsefe günü yazısı yazmış ki ancak paylaşmakla yetinmeye karar verdim :)
GREENSEA


28 Ekim 2015 Çarşamba

MASKELİ BALO VE PALYAÇOLARIN SONU

Bebekliğimize dayanan korkutucu anılarımız yoksa hepimiz palyaçoları severiz. Sirkte veya bir tiyatro sahnesinde karşımıza çıkarlar çoğunlukla. Bizi hem güldürüp hem düşündürmek isterler. Yüzlerindeki palyaço makyajı ve palyaço ifadesi hiçbir şey yapmasalar bile gülümsetir mutlu eder bizleri. Çünkü gündelik hayatta mecburiyet dışında yüzünde palyaço makyajıyla dolaşanları görmeyiz.
   Ya da görmediğimizi sanırız. Görünenden ötesini görmeye anlamaya çalışmayanlar için palyaçolar ya sadece sirklerde ya da tiyatrolarda sahnedirler. Oysa bütün palyaçolar maskeler hayatın içinde bizimledir. Kendimiz de onlardan biriyizdir. Tek farkımız palyaço olduğumuzu bütün dünyaya belli eden boyalarımız yoktur yüzümüzde… O boyalı yüzü içimizde saklarız, bütün gücümüzle gizleriz. Bulunduğumuz iş arkadaş aile ortamlarında sirkteki sahnedeki palyaçonun durumuna düşmemek için öyle iyi saklarız ki kendimiz bile unuturuz varlığını…
   O sirkteki yüzü boyalı palyaçolar ve tiyatro sahnesinde rolüne bürünmüş kostümlü makyajlı oyuncuların hepsi bize bizi yansıtırlar. O varlığını dahi kendimize unutturduğumuz içimizdeki maskeleri fark etmemiz ve onlarla yüzleşmemiz için sahnedirler. Sanatın tiyatronun sirkin ve oyuncunun palyaçonun amacı ortaktır biz izleyenleri, mecburiyetlerimizi unutturup kendileriyle bir olmaya çağırırlar ki görünenden ötesini görebilelim.
   Kaçımız bunu başarabiliyoruz bilmek zor… Ama bilinen bir şey var ki Soren Kierkgaard’ın da söylediği gibi, “dünyanın sonu her şeyin şaka olduğunu sananların yükselen alkışları arasında gelecek.”   Ağlayacağımız ya da düzeltmek için bir şeyler yapabileceğimiz zaman da kalmamış olacak ve bu sona hepimiz tıpkı palyaçolar gibi ağlayamadığımızdan güleceğiz…
“Tiyatronun kulisinde bir gün yangın çıkmış. Palyaço haber vermek için sahneye gelmiş. Herkes bunun bir şaka olduğunu sanıp alkışlamaya başlamış.Palyaço uyarmaya devam ettikçe alkışlar daha da hızlanmış.Sanırım dünyanın sonu, her şeyin bir şaka olduğunu sananların yükselen alkışları arasında gelecek.” –SOREN KIERKGAARD
GREENSEA

10 Ekim 2015 Cumartesi

TERÖRE FELSEFİ BAKIŞ

Terörizm, çağımızda uluslararası bir olgu, fakat dünyada resmi bir terör tanımı yoktur der Kaçuradi.  Bu tanımsızlık/ belirsizlik ise fazlasıyla başımızdaki yönetimin işine gelir. 'Dünya problemlerine, gündeme güncel olaylara katliamlara arka planında neler olduğuna bakmadan sadece politik olarak bakmak da bu terörü çıkmaz sokaklı bir kısırdöngüye dönüştürmekten başka bir işe yaramamaktadır.
Nedir bu “Arka plana bakmak?” Sadece dünyadaki sorunlara değil, Türkiye'de yaşanmakta olan sorunlara da “arka planı” görerek bakmamız gerekir ki ilerleyebilelim. Terör, sadece bir 'siyasal' meselemidir yoksa göremediğimiz bir tarihsel ve felsefi arka planı da var mıdır?  Var ise nedir bu arka plan?
Terör'ü,felsefi sorun olarak en iyi görüp temellendiren filozof, Camus'tur. Camus'un Tahsin Yücel tarafından yapılan çevirisinde “Başkaldıran İnsan “ kitabında “Terör” kavramı beş başlığa ayrılır.
1)Bireysel Terörizm
2)Devlet Terörizmi
3) İrrasyonel Terör
4)Devlet Terörizmi
5)Rasyonel Terör'
Terör kavramı,  daha çok Camus gibi Varoluşcu filozofların zihnini meşgul eder. Varoluşçu filozofların Terör konusunu sorunsallaştırmalarını, özellikle 1789 Fransız Devrimi'ni izleyen 'Terör' dönemine ilişkin tarihsel verilere ve özellikle, 1940 sonrası Nazi işgali yıllarından edinilmiş deneyimlere bağlayabiliriz. Sartre'ın 'Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde felsefi bir sorun olarak ele alıp irdelediği 'Terör'ün arka planına, 1940'ta Alman birliklerinin Paris'i işgalinin gölgesi düşer.
Varoluşçu filozofların en ünlüsü Jean-Paul Sartre’ın yaklaşımı da bu konuda oldukça sert ve radikaldir. Merleau-Ponty, ve kendisinden etkilenen Sartre  da Stalin'in gazabına uğrayanlara uyguladığı korkunç zorbalıkları buna Camus'uizleyerek 'Devlet Terörü' 'Adaletin yerini bulması' şeklinde değerlendirmesi oldukça manidardır.Sartre, Terör'ü hem bürokratik açıdan ve de devlet terörü'nden farklı olarak and içerek bir araya gelmiş bir 'Kardeşler Grubu' (Sartre'ın kavramsallaştırmasıyla: “groupe en fusion') açısından ele alır. Bürokratik terör, Sartre'ın terminolojisinde bir 'Özgürlük -Terör'dür ('Liberté-Terreur'); 'Kardeşler Grubu'nun terörü ise bir 'Kardeşlik -Terör'! Bir bürokratik örgütte bir buyruğu yerine getirmemeyi seçmek, bu seçmeyi yapanın özgürlüğüne yüklenen ağırlığı, teröre dönüştürür. Bu, Özgürlük-Terör'dür Sartre'a göre ve seçme yapabilmek özgür olmaksa eğer, bu özgürlük buyruğa uymamayı seçmenin dayanılmaz ağırlığını da birlikte getirir. Çünkü, buyruğa uymamak, hele savaş dönemlerinde, vatan hainliği' ile suçlanıp idam edilmek anlamına bile gelebilir.'Kardeşlik-Terör' ise, hayatlarını and içerek belirli bir amaca ulaşmaya adamış olan 'Kardeşler Grubu'ndan ('groupe en fusion') birinin bu andından geri dönmesi durumunda ortaya çıkar. Burada söz konusu olansa, Sartre'a göre, daha önceden yapılmış bir seçme ile vazgeçilmiş olan özgürlüğün geri alınmak istenmesidir. Bunun da bir bedeli vardır: Sartre'ın 'Kardeşlik-Terör' dediği ise tastamam bu bedeldir:
Kısaca Terör, Sartre'a göre, ya bir haine ('Kardeşlik-Terör') ya da bir 'vatan haini'ne ('Özgürlük-Terör') yönelik ağır bir cezalandırma biçimidir
GREENSEA

6 Ağustos 2015 Perşembe

NIETZSCHE VE FELSEFESİNE DAİR NOTLARIM BÖLÜM II

DECADENCE ÜSLUP
Nietzsche bir sisteme inanmıyordu, her sistemden nefret ediyordu. Bu konuda ne kadar haklı olduğu ayrı bir mesele… Kaldı ki kendisi: “Bu düşünürün çürütülmek için hiç kimseye ihtiyacı yoktur: bunun için o kendisi yeter” diyordu. Hegel, Schelling, Fichte, Spinoza ve Thomas Von Aquin başarıyla felsefi birer sistem kurdular. Kant ve Platon için aynı şey iddia edilemez. Sokrates de bir felsefi sisteme itibar etmedi. Nietzsche’nin ise bu konuda kendine göre sebepleri vardı. Ona göre bir sistem ne olursa olsun öngörülere, şartlara uymak mecburiyetindeydi. Sistem düşünürü temel kabullerden hareket ederek, bir fikirler ağı örer ve sonra da bu ağı hakikat olarak kabul eder, kabul ettirmeye de çalışır.
Zamandan istifade ediniz, o pek çabuk geçer gider. Lakin intizam, size vakit kazanmasını öğretir. Onun için değerli dostum, ben size ilk önce mantık dersini tavsiye ederim. O zaman fikriniz güzelce terbiye edilir ve ona gem vurulur ki bundan sonra daha basiretli olarak, düşünceleriniz yolunu takip etsin ve öyle uluorta hayallere kapılarak, öteberiye sapıtmasın.
Sonra size günlerce, mesela yemek ve içmek gibi, bir hamlede ve serbestçe yaptığınız işlerde bile: Bir! İki! Üç! Demek icap ettiğini öğretecekler .Esasen fikir imalathanesi, bir dokuma şaheserine benzer: bir ayak basışı binlerce ipliği harekete getirir, iplikler göze görünmeden akar ve bir darbe binlerce ilmiği sıkıştırır.
İçeri giren filozof, size meselenin şöyle olması gerektiğini: birincinin böyle, ikincinin şöyle, bundan dolayı üçüncünün dördüncünün de öyle olduklarını ve eğer birinci ile ikinci olmasaydı, üçüncü ile dördüncünün hiçbir vakit olmayacağını ispat eder. Bunu her yerde bütün mektepliler takdir ettikleri halde, gene birer dokumacı olamamışlardır.

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Happy birthday NIETZSCHE!!!

Uyku ve erdem üstüne pek güzel konuşan bir bilgeyi övdüler Zerdüşt’e: kendisi bu yüzden çok saygı görür, el üstünde tutulurmuş, bütün gençler de kürsüsünün önünde otururlarmış. Ona gitti Zerdüşt ve bütün gençlerle birlikte, kürsüsünün önüne oturdu. Ve şöyle buyurdu bilge:

Saygı ve utanç duymalı uykunun karşısında! İşin başı budur! Ve kötü uyuyanların ve geceleri uyanık duranların yolundan çekilin!

Hırsız dahi utanç duyar uykunun karşısında: hep geceleyin sessizce çalar. Utanmaz ama gece bekçisi, utanmadan taşır düdüğünü.

Öyle kolay bir sanat değildir uyumak: onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir.

Günde on kez alt etmelisin kendini: bu iyi bir yorgunluk verir ve canın afyonudur.

On kez yine barışmalısın kendinle; çünkü altetme acıdır ve kötü uyur barışmayan.

On gerçek bulmalısın günde, yoksa gece de ararsın gerçeği ve canın aç kalır.

On kez gülmelisin günde ve sevinmelisin: yoksa miden, o dert babası, gece seni tedirgin eder.

Bunu bilen azdır: İyi uyumak için kişide bütün erdemlerin bulunması gerekir. Yalan yere tanıklık mı edeceğim? Zina mı edeceğim?

Komşumun hizmetçisine göz mü dikeceğim? Bütün bunlar uykuya iyi gelmez.

Ve kişide bütün erdemler olsa bile, bilinmesi gereken birşey daha vardır: Erdemlerin kendilerini de tam vaktinde uykuya yollamak.

Birbirleriyle çekişmesinler diye bu hanım hanımcık dişiler! Senin yüzünden, ey mutsuz kişi!

Tanrıyla ve komşuyla barış: bunu ister iyi uyku. Ve komşunun şeytanıyla dahi barış! Yoksa geceleri tebelleş olur sana.

Yetkililere saygı ve boyun eğiş, çarpık yetkilere dahi! Böyle ister iyi uyku. Çarpık bacaklar üstünde yürümek istiyorsa güç, benim elimden ne gelir?

Her kim koyununu en yeşil otlağa götürürse, ben ona her zaman en iyi çoban derim: bu bağdaşır iyi uykuyla.

Ne çok şerefim olsun isterim, ne de çok hazinem: bunlar safra kabartırlar. Ama iyi bir adın ve küçük bir hazinen olmazsa iyi uyunmaz.

Bence küçük bir topluluk kötü bir topluluktan yeğdir: tam vaktinde gelip gitsinler de. Bu bağdaşır iyi uykuyla.

Çok hoşuma gider ruh yoksulları da: bunlar uykuyu ilerletirler. Mutludurlar, hele kendilerine her zaman hak verilirse.

Böyle geçer erdemlilerin günü. Gece olunca uykuya çağırmaktan sakınırım! Çağrılmak istemez o, uyku, erdemler hakanı!

Ama gündüzün ne yaptığımı ve ne düşündüğümü düşünürüm. Böyle, inek gibi sabırlı, geviş getirirken kendime sorarım: senin on yengin nelerdi?

Ve gönlümü gönendiren on barışma ve on gerçek ve on gülüş nelerdi?

Ben bunları düşünür, kırk düşüncenin beşiğinde sallanırken, birden bastırır beni uyku, o çağrılmayan, erdemler hakanı.

Uyku gözlerime vurur: onlar da ağırlaşırlar. Uyku ağzıma dokunur: o da açık kalır.

Doğrusu, yumuşak tabanlar üzere gelir bana hırsızların en sevgilisi ve düşüncelerimi çalar: şu kürsü gibi aptal, kalakalırım ben de.

Ama fazla kalamam böyle: artık yatarım.

Zerdüşt bilgenin bu dediklerini işitince için için güldü. Çünkü içine bir ışık doğmuştu. Ve şöyle dedi gönlüne: Bence soytarının biri bu kırk düşünceli bilge; ama uyumayı iyi biliyor sanırım....
"En sevdiğim düşüncelerinden biri ile Nietzsche'nin 170. yaşını kutluyorum :)

NIETZSCHE - Herkes ve Hiçkimse için Bir FİLOZOF

NIETZSCHE

Herkes ve Hiçkimse için Bir FİLOZOF

Felsefeyi sistematik ve rasyonel düşünme etkinliği olarak tanımlamak ve bu tanım çerçevesinde Nietzsche'yi anlamaya çalışmak çabasını zora sokabilir. Yapıtlarındaki tarzı ve belli bir yazın sistematiği olmayışı Nietzsche'yi felsefe tarihinde özgün bir yere koymaktadır.
Önemli iki felsefe ekol olan rasyonalist ve emprist düşünce geleneği içerisinde yer almaz. Herhangi bir düalizm üzerinden gelişen bir bakış açısının olmaması bu ekollerle arasındaki önemli bir ayırımdır. Söz konusu her iki ekolün en önemli ortak özelliği özne-nesne düalizmini temel almalarıdır. Bu bakış açısı rasyonalizmde "akıl dışı dünya", pozitivizmde ise "olgu-değer " olarak yaşam bulur. Varlık oluş ikilemi kıstas alınırsa Nietzsche'nin oluşa vurgusu "oluş filozofu" olarak değerlendirilmesini sağlar.


KİRPİMSİ İNSAN & İNSANSI KİRPİ HİKAYESİ

Son birkaç aydır en yakınım dediklerinden bile yakındı ona… Hayali arkadaş gibi… Küçüklüğünde bile hayali arkadaşı yoktu olmamıştı. Otuzundan sonra hayali arkadaş edinmek pek de sağlıklı bir durum olmasa gerek diyordu kendisinin de hak verdiği içindeki ses. Ne bir arkadaşına ne de hiç tanımadığı birine belki bir psikologa anlatmaya da cesaret edemiyordu. Bir an geliyor gitmeli anlatmalı birine diyordu, bir an ise yıllar sonra aradığımı bulmuşum kaybedemem sağlıksız olsa da diyordu sürekli bu gelgit hali başlarda sadece ruhunu yoruyordu ama şimdilerde bedeninde yorgunluk hisseder olmuştu.
   Yıllardır sırdaşıydı kitaplar yazarlar kağıt ve kalem… Her okuduğu kitaptan bir ya da birden fazla dost edinirdi kendine. Kitap bitse de artık gerçekten tanıştığı birlikte güldüğü ağladığı ve mecburi yol ayrımına geldiği ama mutlaka tekrar ihtiyacı olduğunda yardıma koşacak dostlar kazandığı hissini taşırdı. Bu sefer aynı şekilde edindiği dost ile yol ayrımına gelmeyi kabullenemiyordu. Kitabın sayfaları azaldıkça hüzünleniyor ve bitmesin diye daha yavaş okuyordu.
 Ayrılışı kabullenemediği dostu çok karamsardı ama bir o kadar da güçlü ve gerçekçi. Gücü karamsarlığından geliyordu. Bu da okudukça onu büyülüyordu. Karamsarlıkla büyülenmek ne kadar sağlıklı olabilirdi ki? Daha neşeli hayalperest olmasa da umutlu dostlarına dönmeyi denemişti ama yetmemişti ona artık onlar bir şeyler eksikti. Eskiden yeterlilerdi oysa şimdi ne değişmişti?
  Ne değiştiğini biliyordu aslında itiraf etmek kabullenmek ve sonrasında ne yapacağını bilememe hali korkutuyordu onu. Çünkü vazgeçemediği karamsar dostu dünya ve hayatla ilgili gerçekleri tespit etmiş sindirmiş ve bu derece karamsarlığa gömülmüş ve bu karamsarlıkla tek başına yaşamıştı ölene kadar. Oysa o dostu kadar güçlü müydü? İçindeki karamsarlığın gerçekçiliğin derinliğini bu dost sayesinde keşfetmişti buraya kadar her şey yolunda sayılabilirdi. Bu yeni derin keşfiyle tıpkı dostu gibi tek başına yaşayabilir miydi; işte bundan hiç mi hiç emin değildi…
  Bütün güçlülüğüne rağmen dostu bile zaman zaman o kadar yalnız hissetmiş ki bana şimdi bir insan ver diye yalvardığı olmuştu. Yalvardığı insanı bulamayınca yine yalnızlığı için bulduğu güçlü savunmalarla yalvarışını durdurup insansız yaşayabilmişti.
  Aynı savunmaları kendinde de deniyordu. İki günlük yalnızlıktan sonra bu tek başınalık benim seçimim diyordu. İki gün daha geçiyordu yine gücünün azaldığını hissettiğinde, gerçekleri taşıyamayan insanlar arkadaşlığıma değmez düşüncelerimin farklılığının bedeli yalnızlığım diyordu. En fazla bir hafta dayanabiliyordu yalnızlığına. Birileriyle iletişim kuruyor sonra tekrar deniyordu. Her başaramayışında o dosta; Schopenhauer’a hayranlığı büyüyordu. Hayranlık büyüdükçe kendine kızgınlığı aynı oranda artıyordu.
  Schopenhauer kadar güçlü olmak istiyordu. İmkansız olmadığını, Schopenhauer’ın başardığını, yalıtılmış yalnızlıkla yaşamanın getirdiği bağımsızlığın gücünü denediği birer haftalık sürelerde bile tatmıştı. Bunun bir ömür sürdürebildiğini bütün gücün kendisinde olabileceği fikrini kaç kez başaramasa da silip atamıyordu.
 Daha kaç kez denerdi kendisi de bilmiyordu. Sonuç ne olurdu onu da bilemiyordu. Başaramazsa Schopenhauer’a hayranlık duyup onun kadar güçlü olmadığını kabullenmek zorunda kalacaktı bir yenilgi gibi… Ya da Schopenhauer’ın aslında yenildiğini çünkü insana yapısı gereği insan gerektiğini, insansız yaşamaktansa; insanlarla yaşamanın daha zor olduğunu söyleyen Sartre’a hak vererek “insanın cehennemi yine insandır” diyecekti.
 Başarsın ya da başaramasın en sonunda Schopenhauer da içinde vedalaşamasa da diğer dostları arasındaki yerini bulacaktı bir tek bundan emindi. Yerini bulduğunda ise Sartre ve Schopenhauer’ın aynı yola vardıkları “Kirpi Hikayesini” hatırlayıp hiç unutmayacaktı.

(Dipnot; Kirpi Hikayesi; Kış soğuğu, oklu kirpi topluluğunu, donmaktan korunmak için iyice birbirine yanaşmaya zorlar. Fakat hemen, onları birbirlerinden uzaklaştıran, birbirine batan oklarının farkına varırlar. Ne zaman ısınma ihtiyacı onları birbirine yaklaştırsa hep bu ikici sıkıntı tekrarlanışını; bu iki dert arasında gidip gelişlerini, ta ki birbirlerine uygun, birbirlerine dayanabildikleri bir mesafe buluncaya kadar deneyişlerini anlatır.)
GREENSEA-OKYANUS GÖK