HAYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2015 Cuma

CLOWNS LIKE US

Paint your sad face
colours of happy days

Let's dance
to the black parade

Wanna be a star
in this masquerade


No one sees your tears
no one feels your fears

Let them think you're funny
amusing, always sunny

just one more stupid joke
you feel like you choke


Has anyone seen you
without a mask?

Now there's a task

Just let someone through

Let someone see
the real you

someone who
is true to you




29 Temmuz 2015 Çarşamba

BİR DOĞUM / BİR ÖLÜM HİKAYESİ

Bugün dünyaya ilk çığlığımı atarak geldiğimi bende varım artık diye ilan ettiğim gün. Dünyaya geleli 27 yıl oldu dile kolay 27 yıl. Bu rakamın 2 3 katını söyleyeceğim günler de gelecek ama şimdilik 27 rakamıyla devam edeceğim.

Birçok “iyi ki doğdun” gibi cümlelerle dünyaya gelişimin kutlanışıyla günüm geçiyor. Kimler kutlamış ne şekilde kutlamış diye bakıyorum okuyorum herkese cevabımı ise günün sonuna saklıyorum. Klasik bir “iyi ki doğdun” cümlesiyle veya başka daha farklı cümlelerle kutlanması yazan biri olarak ilgimi çekiyor nedense… Sözcüklerin sanıldığından çok şey anlattığından belki de…

Sözcüklerden başka bir şey daha dikkatimi çekiyor. Kutlamalara cevaplarımı gün sonuna saklayacağımdan sözcüklerden başka dikkatimi çeken yine bir sözcük olduğu kadar kavram da olan “doğum” üstüne odaklanıyor ilgim.

Doğum; yeni bir canın dünyaya gelişi ise ve kutlanıyorsa mutlu iyi bir kavram ve olay gibi ya ölüm, o yeni canın eskiyip yaşlanıp hastalanıp kaza falan geçirerek yok olması değil mi? Onu neden kutlayamıyoruz onu neden kötü olanmış gibi görüyoruz? Bununla ilgili bir şeyler yazmayı deneyeceğim.

Hep doğum olduğunu ölümün olmadığını düşünelim. Hastalıklar kazalar var olmaya devam etsin ama hiç kimse ölmesin. Mutlu olur muyduk? Bir hafta bir ay bir yıl belki daha uzun süre mutlu olurduk çok fantastik olmaz denen bir şeyin olduğu bir durum olurdu nasıl mutlu olunmasın…

Ya bir süre sonra sürekli artan bir nüfus artan iktisadi ihtiyaçlar yaşlanan ve hiç ölmeyen bakıma muhtaç insanlar ile yüzleşince hala mutlu olur muyduk ölümün yok oluşundan hala doğumu kutladığımız gibi ölümün olmayışını da kutlamaya devam edebilir miydik? Büyük konuşmayalım kutlayanlar olacaktır ama çoğunluk sanıldığı kadar ölüm, acı veren ani gelen olmasa keşke dediği bir şey olmaktan çıkacaktır.

Ölümün doğumun zıttı gibi ve ani acı veren bir etkisi olduğu ve hep olacağı şüphesizdir ama ölümün de doğum gibi kutlanması gereken bir şey olduğunu fark etmek gereklidir belki de… Eminim ki ölüm de doğumun zıttı insanların korkuyla beklediği mecburi son olmaktan bu etiketten yorulmuştur doğumla eşdeğer iyi bir yanı olduğunun anlaşılmasını istiyor olabilir… Ölümün olmadığı bir dünyada doğumların bile kutlanamayacak hale gelebileceğini anlamak ölümü mecburi son etiketinden kurtarıp kutlanabilecek bir olay haline getirmeye ne dersiniz? Doğum ile ölümü iki iyi dost yapmaya ne dersiniz? Aralarındaki düşmanlığa son vermeye ve böylece ölümlerde ağlamak yerine tepki olarak kutlamaya ne dersiniz?

Ben süper olur derdim zor olur ama süper olur derdim. Bunu başaran insanlar insanlıklarını aşarlar insanüstü olurlar derdim. Siz ne derdiniz? Denemeye değer mi? Yada düşünmeye başlangıç olarak…

YAŞAM GÜZELDİR HİÇ BİTMESİN İSTENİR İÇTEN İÇE AMA UNUTMAYIN HOMEROS'UN DEDİĞİ GİBİ ÖLÇÜSÜ KAÇTI MI EN GÜZEL ŞEYLER BİLE BIKTIRIR İNSANI...
GREENSEA-OKYANUS GÖK

YAŞANILASI YARINLARA GİDEN YOL

Bazen bir soru takılır aklınıza bir türlü cevabını bulamazsınız.Son zamanlarda o sorulardan biri olan "Ben Kimim?" sorusunu sordum kendime..Cevabı çok basit görünüyor hatta bildiğinizi sanıyorsunuz..Bende öyle sanıyordum..Ama bilmediğimi farkettiğimde kafamda bir soru daha oluşuverdi hemen..Nasıl bilmem ben kim olduğumu nasıl?
  Adım Deniz! Benim adım Deniz! diye üç kere beş kere tekrarladım yüksek sesle..Ama yeterli değildi..Cevabı düşünmeye odaklanmışken bir ses duydum sandım..Saçmalama burda tek başınayım ses falan yok derken yine duydum o sesi...Fısıltı gibiydi çok zayıftı çok zor duyuluyordu...Duymamayı seçtim ve aklımı başıma toplamaya ve kahve içmeye karar verip tam mutfağa yönelmiştim ki yine o ses..Resmen beni takip ediyordu ve bana;-Sen bu korkak değilsin olmamalısın " diye fısıldıyordu.
  Sinirlenmiştim..
-Korkak mı? Ben mi? Sen ne dediğini sanıyorsun? diye bağırdım içimden çığlıklar atan ama duymaya çalıştığımda "sadece bir fısıltıdan ibaret olan o sese..Kızgındım gerçekten kızgın! Napmaya çalışıyorsun sen diye bağırdım kimle konuştuğumu bilmeden..Ve kendi sesimden korktum sessiz evin içinde her yerde yankılanmıştı sanki...Hiç konuşmadan durdum bir süre sakinleşmeye çalıştım..Dikkatle dinleyince içimdeki sesin de sustuğunu farkettim..
-Ee nihayet! diye seviniyordum ki..
-Gittiğimi mi sandın dedi yine o kulak tırmalayacı garip fısıltısıyla!!Off yine mi o kulak tırmalayan fısıltı! Çok anlamsız! "kulak tırmalayan fısıltı" . Zıtların birlikteliği desem ..Yok yok bu zıtların birlikteliği falan değil..Peki ama ne bu? Anlamlandıramadığım bir şey bu!
-Anlamak mı istiyorsun? diye sordu birden.Bunu sorarken yine kulağımı tırmalamıştı sesi!
-Evet anlamak istiyorum derken buldum birden kendimi.Gerçekten anlamak istediğimden emin olmak ister gibi vurgulaya vurgulaya en yüksek ses tonuyla;
-Emin misin anlamak istediğine dye sordu.
-Evet anlamak istiyorum dedim ya! Hadi anlat artık!Bu kez alttan aldı.-Tamam tamam kızma hemen anlatıyorum."Ben senim diye başladı sözlerine.Nasıl yani demek istedim ama sustum.Merakım çok güçlüydü sesimi çıkarmak istesemde çıkaramadım..
-Evet evet ben, senim diye devam etti.İçimden nasıl yani diye sorduğumu mu duydu acaba dedim kendi kendime.Oysa anlatmaya hiç ara vermeden devam ediyordu.
-Ben senin içindeyim.Hayatın koşuşturmacasında duymayı unuttuğun sesinim ben!
İçimden bu kadar kulak tırmalayan dayanılmaz bir sesi nasıl duymam diye geçirdim...Anladım! Sen benim vicdanımsın diyordum ki rahatlamış bir şekilde, daha ağzımı açamadan;
-Hayır! Ne vicdanı! Sana "ben senim diyorum ya! Vicdanı da nerden çıkardın diye bağırıyordu..Ses tonundan anladığım kadarıyla onu kızdırmıştım.Ama daha fazla tutamadım kendimi ..
-Ee nesin sen in misin cin misin?-Ben, senim!Tutturmuş bir "ben, senim gidiyor! Sus da dinle dedi o dayanılmayacak seviyeye çıkan kulak tırmalayacı sesiyle.Sustum..Taa ki o tamam sözlerim bitti bu kadardı diyene kadar...-Ben, senim! Ruhunum.İçindeki sesinim.Görünmezim evet ama bedenden, bedeninden daha güçlüyüm.yıllardır içerde unutulmaktan, mutsuzluktan bıktım,yoruldum, ve de boğuldum.Artık mutlu olmak istiyorum.Artık beni dinleyerek yaşayacaksın! 
-Zaten seni dinlemiyor muydum? diye sordum onu kızdırmamaya özen göstererek.
-Hayır.Dinlemiyordun yoksa bu isyanım niye?Artık ne istediğini görmeni, benim sözlerimi sesimi duymanı istiyorum.Duymakla da yetinmemeni uygulamanı da istiyorum tabiki..Peki ne istiyorsun diye sordum. Kafamda hala soru işaretleri dolaşıyordu.Bak hala ne istiyorsun diyorsun! diye bağırdı.Onu kızdırmıştım yine..Ne istiyorum diye sormalısın.doğru olan bu!Ben senim anlasana!
-Peki ben ne istiyorum diye sordum daha fazla kızdırmamak için onu.-Çok basit bir şey..Huzur ve mutluluk..
-Çok mu basit?Basit olan gerçekten bu mu? Bu hayatta, huzur ve mutluluk kadar zor bulunan başka ne var?Sen içerde kala kala dünyayı,hayatı görmeyi unutmuşsun!-Ben dışarıyı görmeyerek birşey kaybetmedim ama sen içindeki beni görmeyerek, duymayarak çok şey kaybettin ve hala da kaybediyorsun! Sana verilen mutlu ve huzurlu yaşama şansını kaybediyorsun! Nasıl olduğunu anlamasamda ikna olmuştum.Haklıydı..Hayat benim hayatımdı artık istediğim gibi yaşamaya başlamalıydım..Ses tekrar yükseldi.Son birşey daha var söylemek istediğim..
-İnsanlara da söyle bunları, içlerindeki sesi duysun ve takip etsinler.Paylaş ki mutluluğun artsın!

Yine haklıydı.Paylaşmalıydım.. Ve bu yazımda sizinle bunu paylaşıyorum.Sizde benle ve insanlarla paylaşın ki içindeki sesi duyanlar ve mutlu insanlar artsın..İçimizdeki bilgeyi görmezden gelmeyelim, görmezden de gelinmesine de izin vermeyelim..Her paylaşım bizi daha mutlu ve huzurlu bir topluma,hayata doğru götürecektir:)
GREENSEA-OKYANUS GÖK

İLETİŞİMDEKİ DÜĞÜM "EGO"

Hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır der C. Pavese. İnsan hep kendini arar, arayışını yanlış yerlerde sürdürür bilinçsizce. İnsan, kendi olmak istediğini, kendini aradığını sanır kendini aldatır, kendine aldanır. Aldanmak, aldatmak kestirmeden kolayca ulaşacağımıza inandığımız sahte kimliğimize ulaştırır bizi. Çünkü insanın gerçek tarafı olduğu şey değil, olmak istediği şeydir. Kendini olmak istediği şey haline getirmek kendini aramak değildir. Tam tersine kendini, kendinden başka yerlerde aramak kestirmeden gidiyoruz sanır iken bambaşka biri olmaya giden taşlı yokuşlu bitip tükenmeyen sonu görünmeyen yollarda dolaşan bir gezgin yapar bizi. Sonunda yorgun düşeriz yollarda. Biraz dinlenir tekrar bir arayış içine gireriz, bu kaçılmazdır.

Bir önceki arayış denememizin yorucu ve sonuçsuzluğu karşısında daha dolambaçlı yollara saparız. Çıkmazlara girer yine girdaplarda kayboluruz. Hala olmak istediğimizi aradığımız içindir o çıkmazlar. Peki ya niye bir öncekinden daha dolambaçlıdır yolumuz? Dolambaçlı olması bizim kendimizi başka insanlarda aramızda gizlidir. Bazen bulduğumuzu da sanırız kendimizi. Ama yine sadece kendimiz gibi sandığımız olmak istediğimiz ama kendimizden çok uzak, belki de en uzakta olan biridir bulduğumuzu sandığımız.

Belki de gizliden gizliye gerçekten kendimizle yüzleşmeye, kendimizle iletişim kurmaya korkuyor olabilir miyiz? Korku küçümsenecek bir olgu değildir gayet insancıldır. Ama eğer ki bu korkumuz bizleri iletişimsizlikler içinde yaşamaya zorluyor ve bu toplumsal bir hale geliyorsa artık sadece korkudan ibaret değildir, bulaşıcı ölümcül bir hastalık halini almıştır.

Önceleri zararsız gibi gözüken kendi kendimizle olan iletişimsizliğimizi hastalığın henüz belirti göstermeyen evreleri ile eşdeğerdir. Kendisi ile iletişimi kuramayan insanlar zamanla karşılıklı olarak birbirleriyle de iletişim kuramaz hale gelecek, iletişimsizlik sebebi bilinemeyen ölümcül sancılı hastalıklar gibi toplumsal bir boyuta ulaşacaktır.

Kendimizle yüzleşmeye karşı duyduğumuz korku bizleri başkaları üzerinden kendimizi bulma yoluna iter. Belki daha dolambaçlı uzun çıkmazlarla dolu yollarda ilerlememiz gerekir ama doğru yolu bulmamız kendimize ulaşmamız tamamen imkansız değildir. Bu noktada önemli olan kendimizi aradığımızı unutmadan arada bir hatırlamak, daha önceki başarısız denemelerimizdeki gibi bir başkası haline gelmemektir. Karşımızdakilerle doğru iletişimi kurmak bizi tekrar bir başarısız denemeden, bir başkası haline gelmekten kurtaracaktır.

Nedir bu doğru iletişim? İletişimi sağlayan sözcükler, sözcüklerin gücü, insanların kendilerinden bile gizledikleri hedefleri olan ilişki kurma ve ilişkileri güçlendirmenin en önemli faktörüdür. Karşılıklı olarak kullandığımız sözcükler, tarafların birbirini tam olarak aynı şekilde algılayamamasıyla sonuçlanabilir. Bu gibi durumlarda sözcüklere destek niteliğinde söyleyiş tarzımız öne çıkar. Söyleyiş tarzımız karşımızdaki insanlarda dinlendiklerini, umursandıklarını hissettirmelidir. Dinlemek anlamayı, anlamak anlayışı, umursamayı, paylaşımı ve öğrenmeyi doğurur. Bu öğeleri temelinde barındıran iletişim, güçlü, sağlıklı bir iletişimi oluşturur. Böyle bir iletişimin son halkası olan güven ise kendiliğinden oluşmuş olur. Güvenin oluştuğu iletişimler de görünmez bir bağlılık vardır. Bağlılığın kazanıldığı iletişimlerde ise ortaya “empati “ çıkar. Empati, karşındakinin yerine kendini koymak diye açıklansa da ilişkilerde sihirli bir etkisi vardır. Bu sihirli etki anlayış ve anlaşılma duygusunu güçlendirir.

Sözcüklerin gücünü belirleyen faktöre de değinmek gerek. Yapaylıktan uzak, dürüst açık sözcükler iletişimin olmazsa olmazıdır. Sözcüklerin gücü doğruluğundan açıklığından gelir. Küçüklüğümüzden itibaren çok açık olmamız öğretilmemiştir. O zamanlardan bu zamana gelen etkilerle birlikte karşımızdakilerin müneccim gibi açıkça söylemek isteyip söyleyemediklerimizi tahmin etmelerini bekleriz. Tahminlere bırakılan iletişimler birçok yanlış anlaşılmalara gebedir. Karşımızdakilerle tahminlere kalmadan iletişim kurabildiğimizde, kendimizle de kuracağımız iletişimin yolu açılmış olur. Önemli olan açık net dürüst olmayı öğrenmektir. Karşımızdaki insanlardan zayıflıklarımızı, kırılganlıklarımızı saklamadan, egomuzu devre dışı bırakarak, kuracağımız her iletişim içimizdeki kendimizle yüzleşme korkumuzu azaltacak zamanla yok edecektir. Hayat boyu sürdürdüğümüz arayışımız zayıflıklarda ve bu zayıflıklara karşı duran “egomuz da” gizlidir. Egomuz, kalın bir duvar gibi gerçekte olduğumuz kişinin görülmesini engeller, kendini çok seven ikinci plana düşmek istemeyen, yok olmaktansa ölesiye korkan egomuz dürüstlüğün en büyük düşmanıdır. Egomuz ikinci gizli kişiliğimizdir. İçimizle, karşımızdaki insanlarla iletişimdeki en büyük engel, en büyük savunma ego savunmasıdır. İçerde veya dışarıda bu savunmayı çökerttiğimizde, zayıflıklarımızı kabul ettiğimizde, onları sözcüklere dökebildiğimiz anda artık kendimizi bulmuşuz demektir.

Egomuz göründüğü kadar kocaman aşılamaz bir kişilik değildir onu büyüten bizleriz küçülten ve yok eden de neden biz olmayalım. Kendimizle ve insanlarla şeffaf, açık, net olarak ölümcül ama öldürmeyen iletişimsizlik hastalığından da toplum olarak kurtulmayalım…
GREENSEA-OKYANUS GÖK


AĞLAMANIN YAŞATICI GÜCÜ

Gülmek ve ağlamak birbirine tıpkı et tırnak gibi bağlı olan iki hayati ve insani duygular değil midir? Bu soruya hepimiz “evet” diye cevap veririz şüphesiz. Evet cevabı çok yetersiz değil midir? Bu yetersiz cevap bir soru daha doğurmaz mı? Doğurur ve herkes belki de bu yeni soruyu kendine sorar. Ama cevabından korkar ve sormamış gibi aklına gelmemiş gibi davranır. Peki bu yeni doğmuş zayıf güçsüz ama insanı yapısıyla çelişen güçlü etkisiyle korkutan soru nedir? “Ağlamayı mı gülmeyi mi tercih edersiniz sorusudur bu soru. Cevaplar ise bizlere çoğunlukla gülmenin ağlamaya tercih edildiğini gösterir. Hani gülmek ve ağlamak birbirinden ayrılmazdı dolayısıyla ikisinin de eşit derece de tercih edilir olması gerekmez mi yani? Bu soru bir anda çıkıverir ortaya ve sözlere dökülüverir isteseniz de engel olamazsınız. Bu yüzden de cevaplanması gerekir. Ama cevabı sanıldığı kadar kolay değildir. Düşünmeyi, derinlere inmeyi gerektirir. Herkes derinlere inmeyi, o derinlikte kaybolmayı, boğulmayı göze alamaz. Çoğumuz için derinlikler, boğulma riski hayatı boyunca girdiği risklerden zorluklardan çok daha risklidir. Peki bu riske girebilenler, muhtemelen ağlamayı bilen, ağlamaktan utanmayanlardır. Evet, çoğumuz ağlamayı, ağlayan çocukları, insanları ayıplar ve zayıf insanlar olarak görür, hatta uzak durmak isteriz. Uzak durma isteği anlaşılabilir bir istektir, insanlar mutluluğu arar ve yaşadığı her an ve mutluluktan uzak olan her şeyden arkalarına bakmadan kaçarlar. İnsanlar için söyledikleri gibi gülmek ve ağlamak birbirinden ayrılmaz hayati , insani duygular değildir. İnsanın elinden gelseydi ağlama duygusu şimdiye kadar tamamen ortadan kaldırılırdı.Ağlamak zayıflık mıdır gerçekten? Nedir bize ağlamanın zayıflık olduğunu düşündüren? En çok ağlayanlar bebekler ve çocuklardır. Bebek anneye babaya muhtaçtır. Çocuklar da bebekler kadar olmasa da ağlamayı seçerler isteklerine ulaşmak için korunmaya yardıma muhtaçtırlar. İşte ağlamanın bize hatırlattığı bebekliğimize çocukluğumuzda gizlenen muhtaç olma duygusudur.Aslında cevap toplumdadır. Toplum, ağlamayı insana yakışmayan, zayıflık belirtisi olduğunu gizliden zorla öğretir insana. Nasıl öğrendiğini bilmediği bu dayatılmış bilgi insanı katı sert bir hale getirir. Tıpkı robotlar gibi. Zamanımızın robotlaşmış, ağlayamayan insanları her şeyin bir tek gözyaşında gizli olduğunu, o minicik duygu damlasının mucize etkisiyle robotluktan insana geçişin yolu tek yolu olacağını göremezler. Göstermek isteyenleri de görmezden gelirler.Kültürümüz, toplumumuz bu görmezden gelmeyi fazlasıyla destekler. Müziklerimiz, ezgilerimiz, şarkı sözlerimiz hep ağdalı hüzün doludur. İçimizdeki ağlama engelini aşmak için yardımcı olacağı yerde bizlerde tam tersi etki yapar. Asi, dünyaya isyan eder hale getirir bizleri. Ya da var olan isyanı güçlendirir, en üst seviyeye çıkarır.O üst seviyelerden alt seviyelere inmek yılların birikimi ve toplumun etkileriyle nerdeyse imkansızlaşır. İsyan bayrakları dalgalanır havada olanca özgürlüğüyle. Aslında imkansız olmayanı imkansızlaştırırız. Kendi kendimizin en büyük düşmanı oluruz. Doğal olarak bunun da farkına varmayız.Oysa ağlamayı bilmek , ağlayabilmek ve gülmeyi de unutmamak gerekir. Sadece lafta değil gerçekte de ağlamanın ve gülmenin birbirlerine ayıplanmayacak insani ve hayati bağlarla birbirine bağlı olduğunu görmeli ve görmeyen gözlere göstermeliyiz.Peki ama nasıl mı?Bu iki duyguyu bir arada olanca gerçekliğiyle gözlerimizin önüne serer müzik ve sanat. Tiyatro, hayatın sahnelenen şeklidir ve gülen ve ağlayan surat simgeleriyle ağlamayı gülmekle eş tutar. Ya müzik? Görmek istemediğimiz gibi duymak da istemediğimiz için müziğinde tıpkı tiyatro ve sanatın her dalı gibi iki duygunun eş değerliliğini bizlere gösterdiğini göremez ve duyamayız.Bugün dinlediğim bir şarkı Sezen Aksu klasiklerinden olan şarkı, ismiyle ve sözleriyle yeterince bu eşitliği vurgular ve bizlere görmemiz duymamız gerekeni inatla duyurup göstermek ister. Gelin daha fazla görmezden gelmeyelim… Yarattığımız körlükten kurtulalım... Belki de robotlaşan insan toplumunda bizi güçlü kılan veya yaşatacak olan ağlamamak değil, ağlayabilmektir. İşte sözlerime tercüman olan şarkı sözleri, bana daha fazla söz bırakmamakta… Peki ya sizlerde?
Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma
Ağlamak öfke delice nefret
Doruklarda aşk doyumsuz sevinç
Kahreden keder kısaca hayatVe nefesindir ve nefesindir
Ağlamak şu gelip geçici dünyada
Herşeye rağmen var olmak demek
Ağlamak yaşayan binlerce duyguİnsanca ve çoşkulu güzel birşeydir
Ağlamak güzeldirSüzülürken yaşlar gözünden sakın utanma
Ağlamak senin kara dünyada
Hala sevdiğin ve hissettiğin
Tüm güzelliğin ve çirkinliğinle
Var olduğundur
Ağlamak şu gelip geçiçi dünyadaHerşeye rağmen var olmak demek
Ağlamak yaşayan binlerce duygu
İnsanca ve çoşkulu güzel birşeydir.
GREENSEA-OKYANUS GÖK

ELİMİZDEN KAYIP GİDENLERE DAİR

Hayat, farkında olmadan akıp giden durdurulamayan süreç… Yaşam, yaşamak eylemini biz insanlar o kadar sıradanlaştırdık ki… Sabahları uyanmak, işe veya okula gidip gelmek ve günlük işlere koşuşturmakla geçen ve her geçen gün gittikçe sıradanlaştırdığımız ve her anının bir mucize olduğunu unuttuğumuz hayatları yaşarmış gibi yaparak bizlere verilen mucizeye yeterince sahip çıkabiliyor muyuz?Değerini bilip, sahip olduğumuz mucizenin farkına ancak onu kaybettiğimizi sandığımızda ya da gerçekten kaybettiğimizde varabiliyoruz. Çok sevdiğimiz bir dostumuzla kavga ettiğimizde kaybetme korkusunu yaşıyor o dostun değerini hatırlıyor, kaybetmemek için çabalarken buluyoruz kendimizi… Ya da hastalandığımızda, sadece nefes almanın öneminin ne kadar büyük olduğunu, gayet sıradan saydığımız nefesin bizi yaşattığı gerçeğini bilinçli olarak fark ettiğimizde nefes alıp vermenin her şeyden önemli gerçek bir mucize olduğunu da anlamış oluyoruz. Bir kavga, bir hastalık, yeri doldurulabilecek dönüşü olan kayıplar bizim için küçük uyarıcılar sadece. Bizlere sahip olduğumuz yaşamın sıradan olmadığını fısıldıyorlar kulağımıza ufak uyarıcılık ve uyandırıcılıklarıyla.İstesek de geri döndüremediğimiz sonsuza kadar vedalaşmak zorunda kaldığımız kayıplarımızda ise fısıltıdan çok daha güçlü, kulakları sağır eden çığlıklar gizlenir ki; işte o herkesin duyamadığı sadece ölüm denen zorunlu vedalaşmayı yaşayanların içlerinde duyabileceği çığlıkların yankısı yıllar geçse de bizlere kendini unutturmaz unutmak istesek de… Kendini unutturmayacak güce sahip olan en büyük kayıp sayılan ölüm, bizlere bir an dahi olsa bütün sahip olduklarımızın birer mucize olduğunu da unutturmaz. Bu yüzden temelli gidenin (ölenin) bizlere bıraktığı hayatla ilgili önemli dersi anlamamız, sindirmemiz, yaşamımızın en temel dersi haline getirmemiz uzun zaman gerektirir.Bütün kayıpların içinde bize en çok acıyı verdiği gibi en önemli dersi veren kayıp “ölümdür”. Acısını içimize sığdırmayı başardıktan sonra her kayıp gibi ölümünde, acının ve kayıpların büyük küçük demeden bizleri güçlendirmesine izin vermek gerekir. En büyük kaybın bizi de öldürmesine izin vermemek, ona karşı güçlenebilmek, ölümün bizlere verdiği dersin yanı sıra en büyük kazançlarımızdan biri olacaktır.Ölenler için belki de ölüm, çekilen acıların son bulmasıdır. Ölümün son iyiliğini yapması ve ölümden sonra bir daha ölümün olmamasıdır. Geride kalanlar içinse kabullenilmesi zor sancılı bir süreç ve kaybettiklerimizin sessizce gidişleri ile bizlere bıraktıkları hazine değerindeki unutulmaz anıların yanında her an farkında olacağımız bir hayattır. Kaybettiklerimizin bizlere bıraktıklarına baktığımızda ölümün de hayat gibi bizler için olduğunu anlamamız kaçınılmazdır. Ama belki de ölümden de zor olan, dönüşlü, dönüşsüz kayıpları yaşamadan, sevdiklerimizi kaybetmeden sahip olduğumuz hazinelerin farkında olmaktır…


(Çok kişisel bir yazı değil ama başta askerlik arkadaşım olmak üzere bütün ellerimizden kayop gidenlere...)
GREENSEA-OKYANUS GÖK



İNSAN VE HAYATA DAİR KISA VE NET...

Üzülüyorsun, takma diyorlar. Kızıyorsun, değmez diyorlar. Boş veriyorsun gamsız diyorlar. Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar. Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar. Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar. Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar..
Ölünce ne diyecekler?Muhtemelen ...ölüm sana yakışmadı. Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler.

DÜNYAYA MASUMİYET YAĞIYOR

Çocuktum ilk kar yağdığında… Annemlerin dediğine göre ilk kez yağmıyordu kar. Ama benim için ilkti…. Çocuklara özgü bir coşkuyla cama yapışmış kar yağıyor diye hoplayıp zıplamaya başlamıştım…Masumiyet yağıyor dünyaya küçük pamuksu yumuşaklığıyla diye düşünmüştüm… Öyle beyaz, öyle kuralsız savrularak yağıyordu ki…Yollardaki kirliliği ve insan kalabalığını, birbirine çarpan insanların bakışlarındaki tersliği alıp götürüyordu sanki… Hatta trafik ışığı, trafik kuralları dinlemeyen bitmek bilmeyen trafiğe, sürücülere ölümcül korku salıp trafik kabusunu en aza indirgeyebilen bir mucizeydi kar…Çocuk aklımla pek haksız da değildim hani… Yalnızca karlarda yuvarlandım mı üstüm başım hiç kirlenmez sadece ıslanırdı. Annemde belki bu yüzden kar yağdığında deli gibi atlayıp zıplamama, kar topu savaşı yapmama ve de kardan adam yapmama hiç mi hiç kızmaz gülümserdi…Trafik ise su gibi akardı. Çocuk olup ilerlemek bitmek bilmeyen yollarda trafikte tıkılıp kalmak yok mu? Kar bütün araçlara hükmeden beyaz içinde bir melek olurdu benim için o zamanlar. Tabiî ki okulları da tatil ederdi kar…Hangimiz tatile hayır diyebiliriz ki hele çocuksak? Her ne kadar büyüsek de iş güç hayatın koşturmasına kapılsak da kar ve tatil her zaman yüzümüzde gizlenen çocuksu gülümsemeyi ortaya çıkarmaz mı?Yardımlaşmaya katkısını da unutmayalım. İstanbul kar ile barışık yaşamaya alışan yerlerden tamamen ayrılır. İstanbul için kar deprem sel yangın gibi doğal afet kategorisine girdiğinden olsa gerek yardımlaşmalar artar. Normalde başıma bela alırım diyip veya deyimlerin veya atasözlerinin ardına sığınıp “aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyi seçen insanlar karda mahsur kalmış insanlara, kayan arabalara yardıma koşarlar. Kayan veya ilerleyemeyen arabanın arkasına geçip arabayı itmeye, arabanın her şeye rağmen kayıp o yardımseverleri de altına alma ihtimali dahi yardımlaşmaya engel olmaz.Belki de bu sebepler bile kara masumiyeti yakıştırmak çok da yanlış olmasa gerek… Son birkaç gündür üstümüze aralıksız olarak masumiyet yağıyor… Son yılların en uzun süren kar yağışı ve soğuğu olduğu söyleniyor…Belki de başka yönden bakmayı deneyip karın ve soğuğun bizlere vermeye çalıştığı mesajı anlamaya çalışalım…Soğuk bizi ayıltıp kendimize getirmeye çalışırken, kar da soğuğu destekleyip masumiyetimizi, çocukluğumuzu ve yardımlaşmayı hatırlatmaya çalışıyor.En azından benim için…Peki ya sizin için kar sadece bir hava olayı mı? Eğer değilse sizin için ne ifade ediyor? Eğer bilmiyorsanız keşfetmek çok kolay…. Sağlam bir çift ayakkabı, soğuk geçirmeyen bir mont, eldiven, atkı ve bere işte tüm ihtiyacınız bu. O pamuğumsu kar üstünüze yağarken karın neleri değiştirebildiğini veya sizlere ne ifade ettiğini fark etmeniz hiç de zor değil…Karın sizin için anlamının ne olduğunu keşfetmeye çalışırken kayıp düşmekten de korkmayın çok, düşerken veya düştükten sonra size yardım edip kaldırmak için uzanan eller görecesinizJ Kar elleri birbirine bağlayıp, bizleri çocukluğumuza götürüp eskiyen hayallerimizi güçlendirip masumiyet parçacıkları düşürüyor üzerimize… O parçacıklardan payımıza düşeni almak ya da almamak bütün mesele bu… Almak o kar parçasını büyütmek kocaman bir kartopu yapmak ya da o küçücük parçanın su damlası misali yok olmasını izlemek…Dünyaya masumiyet yağıyor ıslanmaya var mısınız?
Karın masumyeten çok zorluk getirdiği Van'ı da unutmamalııyız!Onlara da el uzatmalıyız!
GREENSEA- OKYANUS GÖK

https://svetlena87.wordpress.com/