ÇOCUK EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇOCUK EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2015 Pazar

BİR ÖMÜRE SIĞMAYAN AZİZ NESİN VE ONUN TERAZİSİ



  Aziz Nesin türü yazarları severim; hayatı tüm yönleriyle yaşar, sakınmadan birikimini ortaya koyar ve toplumu derinden sarsacak net değerlendirmeler yaparlar. Ezber bozmak, sarsmak ve yeni bir fikir, yaratı ortaya koymak için çabalar durur Aziz Nesin. Bu yıl, hakkında çok yazılacak, biliyorum. Ne denli yerli yerinde olacak bu yazılar, kuşkuluyum doğrusu. Daha iyi soralım; “Aziz Nesin kendi ardından yazsaydı, ne derdi acaba?” Tüm yapıtlarını eskiz olarak gören, pek çok fikrini kendiyle birlikte mezara götüreceğinden hayıflanan bir yazardan söz ediyoruz.
   Bir yazara nesnel ölçütle bakma olanağı yoktur. Doğrusu budur. Bizim o yazarla karşılaşıncaya dek biriktirdiklerimiz bir ölçü, beğeni oluşturur. Haliyle nasıl bir terazi kurduğumuzu belirler deneyimlerimiz, gözlemlerimiz. Demem o ki; eğer kendimize dair hassas bir tartı koymamışsak, yazınsal lezzet ve estetik ölçümüz zaafa uğrar. Başka deyişle, birini beğenmek, sevmek; bir yapıta değer biçmek bir yanıyla bizimle ilgilidir, kendimizi açığa çıkarma meselesidir. Bir yazarı tanımak için doğal olarak onun eserleriyle yola koyuluruz, salt bu yetmez, o kişinin ne okuduğu, nasıl yaşadığı da ilgi alanımıza girer. Şunu söylemiyorum; yazarlar mutlaka yapıtlarıyla paralel bir yaşam sürer, demiyorum. Hatta çoğu zaman tersi olur. Yine de yazarı kavramak için derinliğine bakmak gerekir.

Kapıları aralar

Aziz Nesin anılarını uzunca yazmış biri. Siyasal kavgaya girmiş, her daim taraf olmuş, yaşantısı hayli ilginç bir insan, yazar. İşin en tuhafı, eğer uzunca bir ömür sürmemiş olsa, yazarlığını asla bilemeyecektik. Geç yaşta başladığı yazarlığı olağanüstü bir açlıkla, verimlilikle sürdürmüş bir insan. Geniş ilgi alanı var, disiplinli bir yazar. Verimliliğinin nedeni burada! Edebiyatımızın en büyük zaafı yazarların pek okur olmamasıdır. Aziz Nesin tam tersi örnek. Yazarlığı kadar, okurluğunu da önemsiyor.
Son yayımlanan “Okuma Güncesi” kitabı çok önemli bir çalışma. Hem Aziz Nesin’in iç sesini işitiyoruz, hem edebi ölçüsünü kavrıyoruz, hem de giriştiği kavgaları öğreniyoruz. Kişiliğine dair son derece ilginç bilgiler edinmek şöyle dursun, pek çok isme dair de hayli net ifadelerine rastlıyoruz yazarın. Kitabı ilgiyle okudum. Hayli kalın bir kitap. İlk aklıma gelen, ölümünden bunca yıl sonra bile, hâlâ bize ürünler vermiş olması. Tuhaf işte. Bazısı koskoca yaşamını çöpe atar, tembeldir, israf eder zamanı; kimi, ölümünden sonra bile kapıları aralar.

Geçimi kolay değil

Elbette çok yapıt vermiş olmak, hepsinin değerli olduğu anlamına gelmez. Aksi de söylenebilir hatta. Bazen birkaç kitap yeter tüm bir ömrü değerli kılmaya. Yusuf Atılgan hemen aklıma düşüyor. “Anayurt Oteli”, “Aylak Adam” edebiyatımızın en değerli romanlarıdır. Başlı başına bir yazı konusu Yusuf Atılgan! Yaşamı son derece alçakgönüllü, okumaya meraklı bir Anadolu insanı. Olağanüstü ruh çözümlemeleri, kentli sarsıntılarıyla anlattığı kişileri, kör göze parmak sokmadan giriştiği düzen eleştirisi ve felsefi derinlik geç de olsa fark edildi Atılgan’ın. Türkçe özeni ayrıca dikkat çekici! Atılgan’ın edebiyatını anlamak için yaşadığı çevreyi bilmek önemli. Yakından bakınca kimi zaman kutsanan köylünün, birinin yaşamını nasıl zindan edebileceğini görürsünüz. Tüm bunları yazacağım.
Aziz Nesin’e yakından bakarsak geçimi kolay biri olmadığını hemen kavrarız. Esasen tüm yazarlar takıntıları, hırçınlıkları, iddialarıyla belirginleşir yapıtında. Derinlikli okuma dediğimiz budur. Yazarın anlatısı kadar, dili, tutumu da bunu belirler. “Okuma Güncesi” Aziz Nesin’in aşırı ciddiyetinin ve hayatı tamamıyla belgelemek istemesinin tipik bir örneği. Okuduğu tüm kitaplar için yazmış Nesin. Tarihler koymuş, o kitabı beğenip beğenmediğini söylemiş ve sert eleştirel bir dil kullanmış.
Kitap olarak tasarlanmamış bu yazılar, notlar. Ancak ben, Aziz Nesin gibi zeki, üretken bir yazarın bu sözlerinin bize ulaşacağını bildiğini düşünüyorum. Yani gizli bir belge açığa çıkmış değil. Yaşarken bu yazıları neden yayımlamadığı sorusu akla gelebilir. Aziz Nesin açıksözlü, çekincesi olmayan biri. Muhtemelen ya vakit bulamamıştır yayımlamaya yazıları veya öldükten sonraya da yapıtı kalsın istemiştir. Yazılarında sıkça vurgu yaptığı gibi, “Eğer bir yazar bir metni yayınlamamışsa, varislerinin ya da herhangi bir araştırmacının bunu kitaplaştırma hakkı yoktur.” Bunu en iyi Ali Nesin bilir sanırım. O halde okuduklarımız Aziz Nesin rızası taşır bence.


Ama dürüst, hep dürüst
Aziz Nesin köşeli düşünen biri. Toplumcu sanata emek veren, inanan, bunun dışında kalan sanat yapıtlarını anlamaya çalışsa da, pek de açık olmayan bir yazar/düşünür. Özellikle şiir konusunda hem tutucu olduğunu gördüm, hem de en zayıf verim alanının şiir olduğuna tanıklık ettim. Öykücülüğü, romancılığı ve hatta anıları ne denli lezzetli, güçlüyse; şairlik konusunda sıkışıp kaldığını düşündüm. Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar gibi ustaları haksız yerdiğini eleştirdiğini fark ettim; kendi dışında olana biraz zalim bir tavrı var. İlhan Berk şiirini okuyup; “ülkemizin bu şiir kalpazanlarından kurtulması lazım” diye yazmış. Cevat Çapan’ın, Elitis çevirisini beğenmemiş. Ama dürüst, hep dürüst…
Bu ‘dürüst’ olma meselesi okur için de önemli olmalı. Aziz Nesin; Adile Ayda’nın “Böyle İdiler Yaşarken…” adlı edebi hatıralarını yayımladığı kitabından söz ediyor uzunca. Siyasi tavrı keskin olan biri Nesin, bunu tekrar belirtelim. Ki bana kalırsa, siyasal tutum; beğeni, ölçüt koyma hususunda değerlidir, körlük değildir, yöntem olanağı sunar kişiye. Adile Ayda’nın sağcı, milliyetçi, Turancı bir yazar olduğuna işaret ediyor, lakin anılarını ‘dürüst’ biçimde yazdığına işaret ediyor Nesin. Hele edebiyatımızın büyük isimlerinden söz edilirken, bu ölçüyü tutturmak hiç kolay olmasa gerek.

Sabahattin Ali’yi haklı bulur

Kitap, kitabı doğurur. Ben de düştüm Adile Ayda’nın peşine. Kolay okunan, ilginç bilgiler veren bir kitap. Cumhuriyet’in ilk yıllarından, seksenlere dek geniş bir tanıklık kitabı! Buram buram sağcılık kokan, aşırı milliyetçi bir dille yazılmış kitap. İyi yetişmiş bir kadın. Belli ki solculardan nefret ediyor. Edebiyatın, sanatın bir sağcı seçkin uğraşı olduğu yanılgısına sahip! Komünistlerin Türkleri tuzağa düşürdüğünü düşünüyor Adile Ayda. Kitabı okurken pek çok yerin altını çizdim. Gariptir; benim ilgimi çeken yerlerle Aziz Nesininkiler arasında kesişmeler çok. Ama özellikle iki olay öne çıkıyor.
Genç yaşlarında babası Sadri Maksudi sayesinde edebi, siyasi çevrelerle haşır neşir olur Adile Ayda. Bir gün Moda’da Sabahattin Ali’nin ailesiyle kaldığı bir otelde rastlaşırlar. Sabahattin Ali öğretmendir ve henüz yazarlıkta ün sağlamamıştır. Kızı Filiz dolayısıyla tanışırlar. Akşamına Hamdullah Suphi’nin de bulunduğu ortamda Sabahattin Ali’nin adı ‘iyi yazar’ olarak geçince, bağı kurarak; “O da bu otelde kalıyor, isterseniz tanıştırayım sizinle” der genç kadın. Sevinçle Sabahattin Ali’nin yanına gider. Ali, kimin yanına götürüleceğini sorup yanıt alınca: “Ben o adamla konuşmam” der.
Sabahattin Ali solcudur, Hamdullah Suphi dibine dek Türkçü. Bu tepki doğal gelir bugün. Oysa Ayda, kabalık olarak anlatır bu ayrıntıyı. İşin ilginç yanı bu değil benim için. Aziz Nesin, o gün takındığı tutumdan ötürü Ali’yi haklı bulur. Zamanla Sabahattin Ali’nin “kurnaz uyumcu” olduğuna işaret eder. Burası önemli. Sabahattin Ali cinayetinin siyasi olmadığını, başına gelenin kendi tavrından ötürü iddiasına bir göndermedir Aziz Nesin’in bu notu. Sabahattin Ali üstüne yoğun okumuş, düşünmüş olarak Nesin’in bu konuda taraflı davrandığını, haksız hüküm verdiğini düşünüyorum.

Yaşar Kemal’e de değinir

Aziz Nesin’le kesiştiğimiz bir diğer nokta; Adile Ayda’nın Cevat Fehmi Başkut’u anlattığı bölüm. Cumhuriyet gazetesine bahçıvan aranırken, ısrarla bu görevi yapmak isteyen bir genç vardır. Zamanla söyleşiler yapar bu bahçıvan genç, gazete için. Sözü edilen Yaşar Kemal’dir. Yıllar sonra Cevat Fehmi çaptan düşüp oyun yazarlığına iyice yüklenir. ‘Paydos’ adlı oyununu İngilizce ve Fransızcaya çevirttiğini anlatır Ayda’ya ve bu yolla Nobel Ödülü’nü kazanacağını bir sır olarak fısıldar. Elbet umut fakirin ekmeği, burada tuhaflık yok. Ama…
Cevat Fehmi ödülün kulisler kanalıyla verildiğini söyler ve kendisine ödülü Yaşar Kemal’in kazandıracağından söz eder. Yaşar Kemal’in eşinin Musevi olduğunu, kayınbiraderinin de Amerika’da eleştirmenlik yaptığını ekler. Musevi lobisi kanalıyla ödülün kendine geleceğine inanmıştır Cevat Fehmi. Olay ilginç. Yıllarca Yaşar Kemal üstünden kopan Nobel fırtınasına dair ipucu. Ama asıl bizi ilgilendiren Aziz Nesin’in değerlendirmesi. Adile Ayda’nın bu anısının gerçeği gösterdiği kanısındadır Nesin. “Tam yansıtıyor Yaşar’ı” diye altını çiziyor. Meraklı okur için önemli, benden söylemesi…
Okurluğun zor zanaat olduğunu, yaşamını kitaplara adayan herkes bilir. Yazarlıkla okurluk arasındaki geçirgen ilişki zamanla iyice belirginleşir. Söz konusu Aziz Nesin’se hep konuşur, tartışır buluyorsunuz kendinizi. Bir de, soru sormanın ne denli mühim olduğunu…

Aziz Nesin terazisinde tartılmak kolay değil, bilesiniz!

KAYNAKÇA:
http://www.birgun.net/haber-detay/aziz-nesin-in-terazisinde-tartilmak-86863.html
BİRGÜN GAZETESİ 
ENVER AYSEVER 



29 Temmuz 2015 Çarşamba

BENİM BAŞI KUŞLU ÇOCUĞUM

Sekiz yaşında gözlük camlarının ardından dünyaya bakan, insanlar arasında kaybolmuş adeta görünmez çocuğum ben diye savundu kendini, kendisinin bile duymaya zorlandığı titrek sesiyle Ali. Karşısında yumruklarını olanca gücünle sıkmış, Ali’den üç kat iri cüssesiyle Koray, Ali’ye gözlerini dikmiş ilk yumruğunu sallamaya hazırlanıyordu. Oysa Ali’nin devrilmek için o yumruğa ihtiyacı yoktu. Korkudan titreyen dizlerinin sesi, kendisinin duyulamayan sesini bile bastırmıştı. Tek çare olarak elleriyle koruma kalkanı gibi yüzünü korumaya almaya çalışıyordu. Ali’nin Koray karşısındaki biçare acınası hali Koray’ın yumruk atma isteğini yok etmişti nerdeyse. Yumruk atması belki de karşısında kendisinden ölesiye korkarak durmaya çalışan Ali’yi kendisinden daha güçlü ilan edecekti. Kendisinin arkasında durup “vur hadi vur” tezahüratları yapanların sesleri gittikçe azalmıştı. .Sürekli dışlandıktan sonra güçlü oluşuyla kendisini kabul ettirdiği çevresini kaybetmekten, Ali’nin yumruk yemekten korktuğu kadar korkmaya başlamıştı. Azalan tezahüratlar gibi içinde de yumruk atma isteği kalmamıştı hiç, Koray da Ali gibi artık zil çalsa da bu durumdan kurtulsam diyordu ki beklenen zil çaldı. Tezahüratçılar, Koray ve tabiî ki Ali de derin bir oh çektiler. Herkes sınıflarına dağılmaya başlamıştı bile. Koray da Ali’ye hadi iyi bakalım yırttın yine bakışı atarak uzaklaşmıştı. Sona kalan Ali yaşadığı bu bitmek bilmeyen korkulu on dakikadan sonra kendisinin yumruklanıp devrilmesini bekleyen çocuklarla aynı sınıfta derse girmek istemiyordu. Sakinleşip yalnız kalıp, kendini toparlamaya ihtiyacı vardı. Okulun içini kaplayan sessizlikten bütün öğrencilerin derslerine girdiği anlaşılıyordu. Yalnızlığın ve sessizliğin sanıldığı kadar korkunç olmadığını hissediyordu bugüne kadar hiç hissetmediği kadar yoğun olarak. Okulun içinde okulun sahibi edasıyla dolaşıyordu ki kendisininkinden başka bir ayak sesi duydu. Ayak sesi duyulmaz hale geldiğinde saklandığı köşeden çıktı ve hiç kimseyle karşılaşma tehlikesi olmayan tamamen sessiz, huzurlu ve yalnız olabileceği yerin neresi olacağını düşünmeye başladı. Bulmuştu bile. Bugüne kadar öğretmenlerinin sık sık gitmelerini tavsiye ettiği ama diğer çocuklar gibi bir kez bile merak etmediği okul içindeki tek yere kütüphaneye gidecekti. Adımlarını hızlandırdı. Adımlarının hızı düşüncelerinin akışını da hızlandırmıştı sanki. Kütüphane de yakalansa bile hiç kimsenin kızmayacağını düşünüyordu. Kütüphanenin kapısına görünmüştü bile. Adımları gibi düşüncelerini de durdu, gizli bir hazinenin kilidini açar gibi açtı kapıyı. Artık içerideydi. Kitap raflarına doğru yürüdü. Önce uzaktan baktı ne kadar çok kitap olduğuna şaşarak. Sonra yaklaştı, kitaplara dokunarak rafların arasında dolaşmaya devam etti. O kitapların içlerinde hayatın kendisi gibi canlı karakterlerin olduğunu, kitapların da bu yüzden dünyadaki en gerçek ve canlı nesneler saymanın çok da yanlış olmayacağını söylemişti öğretmenleri. Rafların arasında dolaşırken hatırladığı bu söz, içinde kitaplardan birini seçip inceleme isteği ile doldurdu. İçindeki sese uydu o anda elinin altındaki kitabı raftan oturup incelemeye başladı kapağını. Kapakta inceleye inceleye kendisine benzetmeye başladığı bir çocuk vardı tek farkları çocuğun kafasına konmuş bir kuş olmasıydı. “Başı kuşlu çocuk” adındaki bu kitabın içinde anlatılan çocuk nasıl biriydi, kimdi hikayesi neydi bu başı kuşlu çocuğun? Çok merak etmişti hemen okumaya başladı. Okudukça şaşkınlığı artıyordu. Kendisine benzediğini düşündüğü çocuğun hikayesi de kendisininki gibiydi. Bu çocuk da yalnız kalmak istemiş, bütün gün okuldan kaçıp parklarda dolaşmıştı. Eve döndüğünde ise sandığı gibi yalnız olmadığını görmüştü aynaya baktığında. Saçlarının arasına gizlenmiş, yerinden çok da memnun görünen bir kuş vardı kafasının tam üstündeydi. Kovmayı denedi, bağırdı, ağladı, annesinden babasından yardım istedi. Ailesi neyin var çocuğum diyorlardı çünkü onlar kafasının üstüne tünemiş kuşu göremiyorlardı. Ne kadar zamandır okuyordu. Ara verip saatin kaç olduğuna baktığında okulun çoktan boşaldığını havanın karardığını gördü. Okul boşaldıktan sonra okulun kapılarının kilitlenmişti ve kütüphane de olduğunu kimsenin bilmediğini, şimdi gerçekten tamamen yalnız kaldığını anlaması uzun sürdü. Okuldan çıkmanın bir yolunu bulmalıyım annemler çok merak edecekler diye hızla düşünüyor adımlarını da düşüncelerinin hızına uyduruyordu. Okul içinde kendisine yardım edecek kimse olmadığına emin olduktan sonra kütüphaneye geri döndü. Keşke benim başımda da bir kuş olsa ve beni uçarak buradan çıkarıp evime götürse diye düşünüyordu. Annemle babam her yeri ararlar ama akıllarına asla kütüphaneye bakmak gelmez. Hem beni çok merak edecekler, hem de çok kızacaklar bana. Başında bir kuş yoktu. Anne babasına haber gönderemez evine de gidemezdi. Onların beni bulmasını beklemekten başka çarem yoktu. Kütüphane de kitapların içinde yapılabilecek en iyi tek şey ise kitabımı okumaktı. Okudu, okumaktan yorulduğunda da kitabının üstünde uyuyakaldı. Sabah uyandığında dün gece üç kitap bitirdiğini gördü kitapları yerlerine koyarken. Eve koştu annesiyle babasına olanları anlatması gerekiyordu. Tahmin ettiği gibi ailesi çok korkmuş, her yeri aramışlardı ama onu kütüphane de aramak akıllarına gelmemişti. Ali’ye sandığı kadar kızmamışlardı. Ali bundan cesaretle olanları anlattı.“Kütüphanedeydim. Kitap okurken zaman nasıl geçti anlayamamışım. Sabaha kadar da üç kitap bitirdim, okurken de uyuyakalmışım. Hem de hiç korkmadım okuduğum kitaplarda benim gibi, bizler gibi karakterler vardı onlar yanımdaydı bütün gece hiç yalnız hissetmedim. O karakterler şuana kadar sahip olduğum arkadaşlarımdan daha yakındılar sanki bana tıpkı kırk yıllık dost gibiydiler diye Ali yaşadıklarını anlatırken anne babasındaki korku yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Karşılarında hiç tanımadıkları bir çocukla konuşuyorlardı sanki. Oğlum, Ali ne oldu sana böyle bir gecede bu ne bilmiş, bilgece sözler böyle derken yüzlerinden mutluluk ifadesi okunuyordu. Ali ailesini biraz daha şaşırtarak kendisine “Başı Kuşlu Çocuk” kitabını almalarını istedi. Okuyup bitirmişti o kitabı ama o ilk okuduğu, kendisini kitabın, kitap okumanın büyüsüyle tanışmasını sağlayan kitaptı ve bu büyüyü hatırlatması için o kitabın hep kendisinin olmasını istiyordu. Ailesi bunu seve kabul etti. Hatta oğlu için bir sürpriz yapıp bu kitap okuma isteğini desteklediğini göstermek istiyordu. İstediği kitabın yazarının bütün kitaplarını satın alıp küçük bir kütüphane yaratabilirdi. Bu güzel bir sürpriz olurdu. Fakat Ali’yi de ailesini de kitapları almaya girdikleri kitapçı da daha büyük bir sürpriz bekliyordu. “Başı kuşlu çocuk” kitabının yazarının imza günüydü. Ali yazarın bütün kitaplarını imzalattı. Çocukça bir heyecanla her bir imzalanan kitaplara bir dosta sarılır gibi sarılırken başına gelenleri bir kez daha yazara da anlattı. Yazar, okuma heyecanını yaşayan küçük okuyucusuna, çok okuyarak çok şey öğrenebileceğini hatta kendisinin de ilerde kitap yazabileceğini söyledi. Ali için bu hayal edebileceğinden de fazlaydı. Sadece gerçekten mi diyebildi. Ali belki de gerçekleşmemesinden korktuğu bu yüzden de hayal bile edemediği hayalini gerçekleştirip, hayal etmeyi öğütleyen öyküler ve kitaplar yazdı. Kitapların hayal gücünü güçlendirmesinin yanında insanın kendisini anlayıp tanımasında en büyük yardımcısı olduğunu ve eğlenirken öğrettiğini ve her şeyden önemlisi bilinçli bireyler olma yolunda en sadık dost olduklarını yazdı.Ali’nin okuduğu kitaplardan hatırladıkları bölük pörçük sahnelerden ibaretti. Ama net olarak hatırladığı okuyuşları ve okumanın üzerinde yarattığı hafifletici mutluluk duygusuydu. Ve bunu hatırlamanın kitap okumak ve o büyülü dünyalara dalmak için yeterli olduğunu her kitabını imzalayışında okuyucularıyla paylaşarak herkesin başına konması için başındaki kuşu serbest bıraktı.


Küçüklüğümde ilk okuduğum ve imzalattığım kitap olan "Başı Kuşlu Çocuk'un" farklı bir öykümsü hali:)O kuş hayatta başımıza gelen en büyük kazancımızdır.En azından benim için:)
GREENSEA-OKYANUS GÖK